Denizin Tuz Problemi

İlk anda şaşırabilirsiniz! Ne demek tuz problemi? Deniz zaten tuzlu olur, problem nerede? Problem tuzlu suyun içinde yaşamakta! Yaratılışın enteresan bir yönü, aynı gruba dâhil olan ve böbrek, kalp, karaciğer vs. bütün organları ve fizyolojileri de benzer olan hayvanların birbirinden çok farklı iki ayrı ortamda nasıl yaşayabildikleridir. Hayvan fizyolojisi kitaplarında boşaltım fizyolojisi ve homeostazi (vücut içi sıvıların dengesinin korunması) bahislerinde örnek olarak ele alınan bir konu, “Balina, yunus, fok, deniz aslanı ve morslar gibi deniz memelilerinin tuzlu suda nasıl susuz kalmadan yaşayabildikleridir.”

İnsan türü olarak bizler ve memeli hayvanların büyük çoğunluğu karada veya tatlı sularda (kunduz, su samuru vb.) problemsiz olarak yaşıyoruz. Peki problem nedir? Bu meseleyi anlayabilmek için biraz fizik ve kimya ile biyolojiyi birleştirmemiz gerekmektedir. Bildiğimiz sofra tuzunda bulunan sodyum elementi, vücudumuzdaki sinir iletimi, kasların çalışması ve vücut sıvılarının yoğunluğunun dengelenmesi başta olmak üzere birçok biyokimyevî faaliyette rol verilen çok önemli bir maddedir. Çok kısaca söylersek hayatî ehemmiyeti olan bu elementin vücuttaki miktarının hassas bir şekilde ayarlanması gerekir. Vücut için olmazsa olmaz diğer bir madde ise sudur. Su hayatın temelindeki maddelerden birisi olarak bütün biyokimyevî reaksiyonlar için temel ortamdır ve susuz bir hayat düşünülemez. Tuz içindeki sodyumun önemi, organların faaliyetlerinin sağlıklı sürdürülmesi için belirli miktarda su ve tuzun birlikte meydana getirdiği sıvı yoğunluğundan dolayıdır. Fizik prensipleri açısından tuz ve su dengesinin önemi, vücuttaki sıvıların (+ ve – değerli iyonların) yoğunluğu ile ilgili osmoz ve osmotik basınç kavramlarında gizlidir.

Yeryüzündeki suyun %97’si denizlerdeki tuzlu sudur. Karadaki içilecek sular ancak %3 kadardır. Bütün hayvanlar gibi denizde yaşayan memelilerin de hayatta kalabilmek için bizim gibi tatlı suya ihtiyaçları vardır. Ancak denizde yaşamanın en önemli dezavantajı suyun içinde vücudun susuz kalmasıdır. Fizik ve kimya bilmeyen birisi için bunu anlamak zordur. Nasıl olur da suyun içinde vücut susuz kalır?

Bunun en temel fizik prensibi; vücut sıvılarımızda tuz olmasına rağmen bu tuz deniz suyundakine göre çok azdır. Bizim vücut sıvılarımızda binde 9 tuz olmasına rağmen denizlerde ortalama yüzde 3,5 oranında tuz bulunur. Bu durumda deniz suyundaki yüksek tuz yoğunluğu sebebiyle fizikî osmoz yoluyla su, deniz memelilerinin vücudundan dışarı kaçar. Daha kolay anlaşılması için şu benzetmeyi yapabiliriz: Denizde yaşamak fizyolojik olarak çölde yaşamaya benzer. Çölde su kaybından ölen insan, denizde de suyun içinde olmasına rağmen eğer dışarıdan tatlı su içemezse, susuzluktan ölür. Bu durumda develer nasıl çöl için yaratılırken birçok fizyolojik adaptasyonla suyu koruyacak donanıma sahip kılınmışsa, denizde yaşayan memelilerin de vücutlarındaki sıvıların yoğunluğunu dengeleyebilmeleri için bazı özel donanıma sahip olmaları gerekir.

Omurgalılar ile Omurgasızlar Arasındaki Fark

Kur’ân-ı Kerim’de “Hakkı, inkâr edenler görüp bilmediler mi ki göklerle yer bitişik (bir bütün) idi, onları Biz ayırdık, hayatı olan her şeyi sudan yaptık. Hâlâ inanmayacaklar mı?” (Enbiya, 21/30) ve Allah her canlıyı sudan yarattı: Kimi karnı üstünde sürünür, kimi iki ayağı üstünde yürür, kimi dört ayağı üstünde yürür. Allah dilediğini yaratır. Çünkü Allah her şeye kadirdir” (Nur, 24/45) şeklinde her canlı varlığın sudan yaratıldığından bahsedilmesi, günümüz bilimince dillendirilen “hayatın denizlerde başladığına” dair düşüncelerle paralellik göstermektedir. Her canlı sudan yaratılmıştır ama, tatlı su ile deniz suyu birbirinden çok farklıdır. Deniz hayvanlarının omurgalı ile omurgasız grupları, boşaltım fizyolojisi ve vücut içinin tuz yoğunluğunun ayarlanması açısından, önemli bir farklılıkla yaratılmışlardır:

Omurgasız canlılar, vücut sıvılarının osmotik basıncını (yoğunluğunu) aktif olarak düzenlemek yerine, bulundukları dış ortamın (genellikle deniz suyunun) osmotik basıncına uygun bir tuz yoğunluğuna sahip yaratılmışlardır. Bu canlıların, su kaybedip kazanma dengeleri çevrelerindeki suyun fizikî yoğunluğuna bağlı olarak ayarlanır, böylece çevreyle izosmotik (eş yoğunluklu) kalırlar ve osmotik dengeyi ayarlamak için yoğun enerji harcamazlar. Vücut içi ile deniz suyunun yoğunluğunun aynı olduğu (izotonik) bu canlılarda su kaybı veya aşırı su alımı önlenmiş olur. Osmokonforming adı verilen bu özel mekanizma sebebiyle bütün deniz yıldızları, deniz anaları, karides ve istakozlar, midyeler, ahtapot ve mürekkep balıkları gibi binlerce omurgasız türü, denizde susuz kalma gibi bir sıkıntı çekmeden rahatça yaşarlar.

Ancak omurgalı hayvanlara gelince boşaltım ve tuz yoğunluğunu ayarlama işleri biraz zorlaşıp karmaşıklaşmaktadır. Deniz balıkları, deniz yılanları, deniz kaplumbağaları ve tuzlu su timsahları gibi deniz sürüngenleri, deniz kuşları ve yunus ve balinalar gibi deniz memelileri deniz suyunu içmedikleri hâlde gıdalarıyla birlikte aldıkları suyun içindeki tuzu vücutlarından uzaklaştırmak için özel adaptasyon mekanizmalarına ihtiyaç duyarlar. Biraz daha açarsak; deniz suyu içen hayvanlar için en büyük zorluk, deniz suyuyla birlikte aldıkları tuzu atmaktır; şayet bu tuzu vücutlarından atamazlarsa, vücutlarına giren suyun hiçbir faydası olmaz ve çöldeki canlının susuz kalması gibi, denizde susuz kalmış olurlar.

Solungaçla solunum yapan balıklar için tuzlu su içmek zaten kaçamayacakları bir durum ve hayatlarının otomatik bir gerçeğidir. Ancak Rabbimiz onlara şöyle bir özellik bahşetmiştir: Ağızlarından vücutlarına giren deniz suyunun su kısmı bağırsaklarında emilirken, tuzu kanlarından solungaçlarına taşınır ve solungaçların özel yaratılmış hücreleri bu tuzu kandan çekip, tekrar denize gönderir.

Ancak solungaçları olmayan, yani bizim gibi akciğerlerle solunum yapan memeliler, kuşlar ve sürüngenler için çok daha kompleks ve özel tuzdan arındırma ve suyu koruma cihazlarına ihtiyaç vardır. Bu fazla tuzun atılması deniz memelilerine verilen böbrekler yoluyla halledilir. Mesela, balinaların idrarları çok yoğun tuzludur, bu konsantre idrarın oluşturulması böbreklerindeki hücrelerin tuzu kandan ayırabilmeleriyle yerine getirilir. Bu özel böbrekler tonlarca tuzu atmaya yardımcı olan yüzlerce küçük filtreleme ünitesine bölünmüştür.

Kuşlarda ve sürüngenlerde ise vücuttaki fazla tuzun atılması böbreklerin yerine özel tuz bezleriyle yapılır. Martı ve karabatak gibi deniz kuşlarının genellikle kafalarında ve gözlerinin üzerinde yüksek yoğunlukta tuz salgılayan bezleri, kandan tuzu alarak dışarı atar. Enteresan bir şekilde yılın büyük bir bölümünü denizde, zaman zaman da deniz dışında yaşayabilen bazı kuşların tuz bezi dokuları mevsimlere göre de değişebilmektedir. Sürüngenler de kuşlara benzer şekilde gözlerinin arkalarındaki tuz bezleriyle kandan tuzu ayırıp atarlar. Deniz kaplumbağalarının ağladıkları şeklinde değerlendirilen gözlerinden akan su aslında bu tuz bezlerinin faaliyetidir.

İçmek mi, İçmemek mi?

Bazı hayvanların gıdalarını yerken ister istemez tuzlu suyu da içlerine alması ve sonra bu tuzun vücut içlerinin sıvı yoğunluğunu bozmaması için atılması, metabolik açıdan zorlanacak bir durumu yaşamaları demektir. Bu yüzden su ihtiyaçlarını mümkün olduğunca yedikleri avların etlerinden elde etmeyi ve içlerine çok fazla deniz suyu almadan yemeyi başarma kabiliyetlerine sahip kılınmışlardır.

Deniz memelilerinin hemen hemen hepsi etoburdur. Orca’lar, balinalar, yunuslar morslar ve su samurları gibi yırtıcı türlerin hepsi etle beslenir. Balina türleri kril olarak bilinen küçük karideslerin teşkil ettiği sürüleri yerler. Balık ve benzeri deniz canlılarını yemek, kendileriyle benzer su muhteviyatına sahip hayvanları yeme mânâsına geldiğinden bunun sağlam bir su elde etme ve koruma mekanizması olduğunu ortaya çıkarmıştır. Mesela; 1970’lerde yapılan bir çalışma, sadece balık yiyerek beslenmenin, fil foku yavrularının sağlıklı kalmak için bir yudum bile suya ihtiyaç duymadan, su ihtiyaçlarını karşılayabildiklerini göstermiştir. Bununla birlikte yine de bazı deniz memelileri tuzsuz suya karşı koyamazlar. Özellikle kıyıya yakın veya düşük tuzluluk nispetine sahip nehir ağızlarındaki tatlı su akıntılarını kollayan deniz inekleri buna iyi bir örnektir. Florida sahillerindeki deniz inekleri bazen lezzetli bir yudum su için teknelere yaklaşmakta ve insanların verdikleri tatlı suyu sevinçle almaktadırlar. Benzer şekilde Kuzey Amerika’nın Dovis Boğazı, Labrador ve Newfoundland kıyıları açıklarında yaşayan başlıklı fok yavrularının deniz suyunu ve yağan karı yuttukları kaydedilmiştir. Zira okyanusa yağan kar tatlı sudan ibarettir.

Kısacası deniz suyunda yaşarken hayatta kalmak için üç temel kaideye uymak şarttır: Sulu yiyecekler yemek, gerektiğinde tatlı su bulmak ve fazla tuzu idrar yoluyla atmak. Yaratıldıklarından bu yana geçerliliğini koruyan bu üç temel özelliği koruduğu için hayatlarını devam ettirebilmiş olan deniz memelileri, eğer evrimcilerin iddia ettikleri gibi karadan denize geçmişlerse bu adaptasyonları deneme-yanılma veya tesadüfen, kendi kendilerine nasıl geliştirebilmişlerdir?

Tesadüfî mutasyonların milyonlarca yıl birikip mühendislik eseri bir su arıtma cihazı gibi tuz yoğunlaştırıcı böbrek hücreleri, su kaybını önleyici olarak idrar yoğunlaştırma sistemi, gıda alırken çok az miktarda kaçan deniz suyu dışında fazla miktarda suyun sindirim sistemine gitmesini önleme şeklindeki tedbirleri akılsız ve şuursuz hayvanlar kendileri geliştirebilir mi? Burada nazara aldığımız husus sadece susuz kalmama açısından gereken tedbirlerdir. Karadan suya geçmek için gereken bacakların ve kuyruğun yüzgece dönüşmesi, nefes borusu ve burun deliklerinin konumunun değişmesi, yavru doğumunun ve emzirme mekanizmasının karadakinin tam aksine olması gibi (karada doğumda yavrunun başı önde gelir, denizde ise kuyruk önde gelir; yavrunun boğulmaması için baş en son çıkar) anatomik ve fizyolojik farklılıkların tesadüfen oluştuğunun izahı yapılamaz. Karada emen yavrunun boğazına sütten başka bir şey gitmez, denizde emzirirken ise tuzlu su kaçmaması için yavrunun ağzı ile memelerin başı sızdırmaz contalar gibi birbirine yapışır. Bütün bunlar, akılsız ve şuursuz mutasyonların kazandıramayacağı kadar mükemmel mekanizmalar olup, asla tesadüflere verilemeyeceğinden, evrim teorisinin izahta aciz kaldığı durumlardır.

Bugünkü ilmî birikimimizle ancak anlamaya çalıştığımız biyokimya, fizyoloji, organ ve doku histolojisini akılsız ve şuursuz hayvanların karadan denize geçmek ve hayatta kalmak için kendilerinin geliştirip kendi üzerlerinde uyguladıklarına inanmayı ise hiçbir akıl sahibi insandan bekleyemeyiz.

 

Bu yazıyı paylaş