Osmanlı Padişahlarının Dindarlığı
Sosyal bilimlerden ikisi toplumun gündeminde daima varlığını göstermektedir. Tarih ve İlahiyat. Bu iki alan her türlü basın-yayın organı ile gündemde tutulduğu için kamuoyunda ciddi bir bilgi kirliliği de oluşmaktadır. Daha çok sanal ortamda bulunan ve çoğu zaman kontrol edilmesi oldukça zor olan bu bilgi kirliliğinden toplumun bütün katmanları etkilenmektedir. Bu kirlilik, çoğu zaman bilerek ve isteyerek yapılıp siyasi ve maddî kazanç elde edildiği biliniyor. Bu yazının konusu ise kirletilen tarih ve tarihçilik ile sınırlandırıldı. İlmî ve metodolojik perspektiften nasibini almayan bilgilerle kamuoyunun yönlendirildiğini de görmekteyiz. Türkiye gibi ülkelerde tarihî diziler ve filimler maalesef bu parantez içinde görülmektedir. Öte yandan kimi akademik çalışılmalarda da bu problem dikkat çekiyor. Bu çıkar çarkında kirlenmiş konulardan biri de Osmanlı Padişahlarının dindarlığı konusudur.
622 yıl (Prof. Dr. Halil İnalcık’ın son tespitlerine göre) tarih sahnesinde yer alan Osmanlı Devleti’nde 36 padişah vardı. Bu padişahların hepsi aynı mekân ve zamanda yaşamadıklarından tabiatıyla aralarında zihniyet farklılıkları söz konusudur. Bu sebeple padişahları değerlendirirken bu temel perspektife dikkat edilmelidir. İnsanın dindar olup olmadığı gibi, dindarlık seviyelerinin de objektif bir şekilde ölçülmesi mümkün değildir. Bununla birlikte bir insan olan hükümdarın şahsî dindarlığı kamuoyunu ilgilendirmemelidir. Bir İslam Devleti olan Osmanlı’da, iktidar törenleri ve Cuma selamlığı gibi konular, padişahların dindarlığının görünürlüğü açısından ayrı bağlamda değerlendirildiğinden bu konunun kapsamı dışındadır. Öte yandan toplumun yöneticiden beklentisi, kamuya yönelik sorumlulukları ile ilgili olmalıdır. İnalcık Hoca, Osmanlı padişahlarının topluma karşı sorumluluklarını “Adalet Dairesi” teorisi ile formülleştirmiştir. Bu formül başta adalet olmak üzere ekonomi, güvenlik ve üretim çarkından oluşmaktadır. Öte yandan Osmanlı Devleti, teokratik (yöneticinin din adamı sınıfından, yönetimin de dinî kurallara bağlı olduğu sistem) bir devlet olmasa da İslam dini, devletin iş ve işlemlerinde ana belirleyici idi. İşte bu çerçeve ile padişahların dindarlığı konusu ele alınacaktır.
Değerlerin Gelenekleşmesi ve Sonuçları
Yukarıdaki teorik zeminden sonra hem somut varlık olarak görülen yüzüyle hem de arşiv ve diğer yazılı kaynaklardaki kayıtlara göre Osmanlı hükümdarlarının dindarlığı konusu bazı örnekler üzerinden incelenerek genel bir kanaate sahip olunması mümkündür.
Şehzadelere yaklaşık 6-7 yaşından itibaren dönemin en iyi uleması (bilim insanı) tarafından eğitim ve öğretim verilirdi. Bu süreç, teorik ve pratik öğrenim, ahlakî prensipler kazandırma, terbiye ve âdâb-ı muâşeret edindirme gibi konulardan oluşurdu. Yaşları ilerledikçe devlet yönetimi ve askerlik konularında da özel eğitime tabi tutulurlardı. Aynı zamanda temel dinî inanç, bilgi, duygu ve düşünce ile zihniyetlerinin oluşması sağlanırdı. Bu zihniyet, Osmanlı medrese ciddiyeti, tekke ağırbaşlılığı ve dinî değer ve geleneklere sıkı sıkıya bağlılıktan oluşurdu. Lala denilen bu şehzade hocalarının eğitim ve öğretimleri padişah tarafından yakından takip edilirdi. Bu lalalık sistemi Fatih Sultan Mehmet tarafından resmî bir teşkilat hâline getirildi.
Şehzadelerin zihniyetlerinin oluşumu ve şekillenmesinde lalanın perspektifi çok önemliydi. Bu perspektif şehzadenin 12-13 yaşlarında dışa yansırdı. Yönetici kökenli olan lalanın yetiştirdiği şehzadeler ile hukuk ve tasavvuf kökenli olanların yetiştirdiği şehzadelerin ileriki hayatlarında bu farklılık görülürdü.
Padişahın yetiştiği değerler hem iç dünyasında hem de görünür eserlerinde kendini gösterir. Allah inancı, Peygamber sevgisi ve Kur’ân emirlerinin şahsî ve toplumsal alanda (hukuk) uygulanması görünmez değerler arasındadır. Cami ve mescitler, medreseler, Haremeyn hizmetleri, surre alayları, vakıf hizmetleri, Topkapı Sarayı’ndaki Mukaddes Emanetler bölümünde yürütülen hizmetler, yazılan divanlar ve naatlar gibi eserler de padişahların değerlerinden ortaya çıkan somut örneklerdir. Bu konu ile ilgili önemli bir ayrıntının da bilinmesi gerekir. Osmanlı döneminde -birkaç istisna hariç- büyük küçük yapılan camilerin masrafları devlet bütçesinden ödenmezdi. Başta padişahların yaptırdığı selâtin camileri olmak üzere, padişah anneleri (Valide Sultan), eşleri ve kız kardeşleri, yüksek rütbeli devlet yöneticilerinin (Divan üyeleri ve diğerleri) yaptırdıkları cami, medrese ve vakıfların giderleri şahsî gelirlerinden karşılanırdı. Aşağıda verilen örneklerde padişahların eserlerinde hangi değerlerde daha belirgin oldukları görülmektedir.
Osman Gazi: Devletin temelinin oluşumunda hassas, şahsî hayatında oldukça mütevazı, Kur’ân, adalet ve ahlak konularında duyarlı olduğu dönemin menakıpnamelerinde, Aşıkpaşazâde ve Tevârih-i Âl-i Osman kitaplarında kayıt altına alınmıştır.
Fatih Sultan Mehmed: Başta Ayasofya Camii olmak üzere bütün maddî sorumluluğunu kendisi üstlenerek kurmuş olduğu vakıf, medrese, darüşşifa (hastane), imaret (aş evi), hamam ve kütüphane gibi sosyal ihtiyaçların giderildiği mekanların yapımını üstlenmişti. İç dünyasının dışarıya yansıdığı ve Avnî mahlası (şairin şiirdeki ismi) ile yazdığı divanda, Hazreti Peygamber hakkındaki beyitlerinde ona karşı derin bir hürmet ve sevgiye sahip olduğu görülmektedir.
Cem Sultan: Çocuk yaşta iken babasının adına Farsça bir mesnevi tercüme edecek kadar bu dile hâkimdi. Lalasının etkisi ile oluşan zihniyetinden dolayı Hazreti Peygamber’e karşı derin bir sevgi beslediği şiirlerinde görülmektedir:
“Başdan ayağa nûr idi zât-ı hamîdesi
Düşmezse tan mı yere zılâlı Muhammed’in”
(Hazreti Muhammed’in övülesi zatı baştan ayağa nurdu,
Gölgesi yere düşmezse şaşılır mı?)
“Devlet anınla yâr-ı kadîm ola tâ ebed
Her kim ki ola cân ile yârı Muhammed’in”
(Kim Hazreti Muhammed’i yürekten sever, dostu olursa
Baht, talih, mutluluk sonsuza kadar onunla eski dost olsun.)
- Bayezid: Adlî mahlası ile divan yazıp tasavvufla ilgilenirdi. Kuvvetli bir iman sahibi olup, Hazreti Muhammed’e (sallallâhu aleyhi vesellem) sevgisini şiirlerinde gösterirdi.
“Kapun gedâsı durur ‘Adlî anı redd itme
K’aña muhabbet-i âlüñ delîl-i a’deldür”
(Adlî, senin kapının dilencisidir, onu reddetme, geri çevirme. Onun bu hâline,
Senin âline, nesline duyduğu sevgi en adil şahittir.)
Kanunî Sultan Süleyman: Hem bir dünya hükümdarı hem de bir şair olup Muhibbî mahlası ile yazdığı şiirler onun mistik iç derinliğini göstermektedir.
“Hüsnün idrakinde âciz çeşm-i erbâb-ı nazar
Kasır olmışdur kemalâtunda akl-ı hurde-bin”
(Güzelliğini anlamada anlayış sahiplerinin gözleri aciz kaldılar, kemalini
Anlamada ince fikirli insanların aklı kısa kalmıştır.)
“Muhibbî can ile ister kapunı
Kapundan idesin haşa anı red”
(Muhibbî candan, samimiyetle senin kapını ister,
Onu reddetmek haşa, senin şanına yakışmaz.)
- Ahmed: Divan ve naatlarında Hazreti Peygamber sevgisini kalbinden kalemine akıtmıştır. Bahtî mahlası ile Paygamber Efendimizin Kadem-i Şerif’ine (ayak izi) duyduğu saygı ile kaleminden şu ifadeler yazıya dökülmüştür.
“Nola tācum gibi başumda götürsem dāim
Kademi resmini ol Hazret-i şāh-ı Rusül’ün
Gül-i gülzār-ı nübüvvet o kadem sāhibidür
Ahmedâ durma yüzin sür kademine o gülün”
(O peygamberler şahının ayağının izini
Sürekli başımın üstünde taşısam şaşılır mı?
Peygamberlik gül bahçesinin gülü o ayağın sahibidir.
Ey Ahmed, sürekli o gülün ayağına yüzünü sür.)
Bu şiir Sultan Ahmet tarafından yaptırılan caminin duvarında bulunmaktadır.
III. Selim: İlhamî mahlası ile şiir yazan III. Selim, Na’tında Hazreti Peygamberin sevgisini yüreğinin derinliğinde hisseden bir şair padişahtır.
“Bir bendesiyim mefhar-i ekvân ü cihâtın
Âlemleri tenvir eden o nur-sıfatın”
(Oluşların, yaratılmışların ve yönlerin övüncü, âlemleri aydınlatan o nur sıfatlının -Hazreti Peygamberin- kölesiyim.)
“N’ola fahr etse yazarken hâmena’t ü midhatin
Ol Resul-i Kibriyânın vasf-ı zât-ı devletin”
(Kalem, o yüce Allah’ın elçisinin na’tını ve övgüsünü,
Onun zatının övgüsünü yazarken fahretse şaşılır mı?)
- Mahmud: Çok sert bir hükümdar olmakla birlikte Peygamber aşığı olup sevgisini görünür hâlde ve iç dünyasında taşıdığı bilinmektedir. Hazreti Peygamberin medfun bulundukları mahalli tamir ettirip bakım ve onarımını şahsî gelirinden karşılardı. İyi bir hat ustası olduğundan Hazreti Peygamberin vasıflarını anlatan hilye-i şerifler yazmıştır.
Yukarıda seçilen örneklerin nitelik ve nicelik olarak çoğaltılması mümkündür. Görünür hâlde ve yazılı materyallerde hissedilen bu hürmet ve sevgiden oluşan zihniyetin bir kısmı toplumun ihtiyaçlarını karşılar hâlde olup bir kısmı da derin duygu ve hislerin yazıyla dile getirilmesinde görülmektedir.
Günü Kazanmak İçin Geçmişi Kirleterek Sömürmek
Osmanlı’da padişahların sahip olduğu bu vasıfların yaşadıkları dönemde kendileri ve çevreleri tarafından istismar edilmesi pek rastlanan bir durum değildir. Günümüzde ise çoğu değer, çıkar elde etme düşüncesiyle anlamsız hâle getirilmekte; bu yolla kazanç sağlama da büyük bir marifet sayılmaktadır. Kimi günümüz politikacıları tarafından toplumsal katmanlarda meşruluklarını sağlamak amacıyla öncelikle hilafet sıfatını taşıyan hükümdarlar üzerinden uydurulmuş politik benzerliklerle bu tarihî şahsiyetlere haksızlık yapılmaktadır. Birtakım çıkarcı çevrelerce popüler tarihçilik adı altında üretilen film, dergi ve kitap gibi yazılı ve görsel malzemelerle meşhur tarihî kişiler ve dönemler ya abartılı olarak övülmekte ya da hak etmedikleri şekilde karalanmaktadır. Bu bilinçli girişimlerle, bir taraftan toplumun çeşitli kesimleri arasında bariyerler oluşturulmakta, diğer taraftan da toplumun ortak değerleri üzerinden farklı kesimler ötekileştirilmektedir.
Son zamanlarda bazı siyasi liderlerin nepotik istek ve düşüncelerini, Kutadgu Bilig’in ifadesiyle “âdil olmayan çıkarcı danışmanlar” tarafından akraba ve yakınlarını sahip olmadıkları tarihî değerlere boyamaya çalıştıklarını görüyoruz. Bu çıkarcı nepotik girişimlerle toplumun maddî ve manevî değerleri talan edilmektedir. Maalesef bu tufeylî (başkasının sırtından geçinen) şahıs ve gruplar, geniş imkânlara sahip olduklarından toplumu manipüle etmektedirler. Bu tür nepotik çıkarcılar, tarih sömürücüleri ve tufeylî ruhlu kişiler, toplumu birbirine bağlayan manevî harçları parçalarken ortak tarihî mirasın temelden sarsılmasına da neden olmaktadır.
Her ne amaçla olursa olsun sahip olunan ortak maddî ve manevî değerlerin oluşturduğu tarihî miras en iyi şekilde korunmalı ve gelecek nesillere aktarılmalıdır.
_____
*Mahlas: Şairlerin manzum eserlerinde kullandıkları takma ad.
Kaynaklar
- Demirel, Ziya, Osmanlı’da Peygamber Sevgisi, Ankara. 2008
- İnalcık Halil, Devlet-i Aliyye – Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar I, Türkiye İş Bankası Yayınları, Ankara, 2016.
- Kaplan, Mahmut, “Osmanlı Padişahlarında Hz. Muhammed (asm) Sevgisi,” Köprü Dergisi, s. 49. 2021.
- Kızılkaya Rıdvan, Dijitalleşen Dünyada Sosyal Medyada Tarihçilik, İstanbul, 2025.
- Özcan Ahmet, Türkiye’de Popüler Tarihçilik (1908-1960), Ankara, 2011.
- Özden Ömer, Kutadgu Bilig’de Erdemler, İstanbul, 2026.
- Taş, Kenan Ziya, Osmanlılarda Lalalık Müessesesi, 2014.