Arının Firarı

Sessizlik, öğle güneşinin salonu aydınlattığı bir vakitte ağır ağır yayılıyordu. Zaman, yeryüzünün o göz alıcı yeşil elbisesine büründüğü bahar vaktiydi. Raflardan bir kitap çekilmiş, mânâ yüklü kapakların arasından bir hikmet aranıyor, hakikat yolculuğuna hazırlanılıyordu. Kitabın sayfaları usulca çevrilirken, camdan gelen ince bir ses bölüverdi bu sessizliği. Tık… tık… tık…

Kulağına ilişen bu ses, camda dönen bir arının çırpınışından başkası değildi. Kitabını bir kenara bırakıp dikkat kesildi. Küçük bir arı, şeffaf ama geçilmez bir perdeye, tekrar tekrar çarpıyordu. Ve her çarpışında içeride bir şeyler kıpırdanıyordu. Dışarıda bahar vardı; içeride ise bu bahara doğru firar etmek isteyen bir arı.

“Ne istiyor bu arı?” diye düşündü. “Neden durmuyor, neden bu kadar sabırsız?” Sonra fark etti: Arı, dışarıdaki çiçeklere, yaratıldığı hikmete firar etmek istiyordu. O çiçeğe ulaşamazsa, balını da yapamayacaktı. Arı, Kur’ân’ın da belirttiği gibi, dağlardan, ağaçlardan ve insanların kurdukları çardaklardan kendine göz göz ev (kovan) edinmek ve sonra da her türlü meyveden yiyip, Rabbisinin ona yayılması için belirlediği yolları tutmak için yaratılmıştı (Nahl, 16/68-69).

O esnada hakikat arayıcısının düşünce dünyasına, Nurlar’dan mealen arı bahsine dair yansıyan satırlar uğramıştı. Bal arısı, yaratılışı ve görevi açısından öyle büyük bir kudret mucizesidir ki, yukarıdaki âyetin yer aldığı Nahl sûresi onun adıyla anılmıştır. Çünkü bu küçük bal üreticisinin minicik başında, önemli görevlerinin detaylı bir programı yazılmıştır. Karnında, yiyeceklerin en tatlısı olan balı koymak ve pişirmek görevi verilmiştir. Ayrıca iğnesinde bulunan ve canlı dokuları tahrip edecek güçteki zehir, ona ve bedenine zarar vermeyecek şekilde yerleştirilmiştir.

Tüm bu işler, büyük bir dikkat, bilgi, hikmet, irade ve denge içinde yapılmıştır. Bu nedenle şuursuz ve gelişigüzel işleyen tabiat veya tesadüf gibi güçlerin bu mükemmel düzene karışması mümkün değildir. Arı, küçüklüğüne rağmen çok büyük bir sanat eseri ve Allah’ın kudretinin açık bir göstergesidir.1

İşte o an, zihnine, “Peki ben neye firar etmeliyim?” şeklinde bir soru yansıdı. Söz konusu sorunun cevabını düşünürken aklına, “Öyleyse Allah’a firar edin.” (Zâriyât, 51/50) âyeti geldi. Kitaplarda okuduğu, ama şimdi kalbinde yankılanan bu âyet aklındaki kelimeleri ruhuna çevirmeye başladı. Bu bir kaçış, firar değildi aslında, O’na bir yönelişti.

Çünkü asıl firar edilmesi gereken, nefsanî, şeytanî şeylerden, kalb saflığına, kâmil bir imana, marifetullaha, muhabbetullaha firar edilmeliydi. Ancak insan da bu salondaki arı gibiydi. Bazen hakikatin ışığını görür, ama geçemezdi. Cam vardı arada. İnceydi ama kanatlanmaya mâni bir mahiyetteydi. Nefsi gibi, alışkanlıkları gibi, korkuları gibi; hasedi, fesadı, kibri gibi… Firar; camdan dışarıya atlamak değil, Allah’a vuslata engel duvarlardan sıyrılmaktı. Bir an düşündü: “Ben de yıllardır camın ardında mıyım? Meğer önümde, görüp geçemediğim ve hakikate mâni ne çok şeffaf engeller varmış…”

Kitap okuyan adam, kelâm-ı nefsî ile konuşmaya devam ediyordu:
Allah’a firar etmek… Bu aslında O’nun azabından, ikabından ve kulluğu terk etmenin getireceği derin pişmanlıktan kaçmak değil mi? Ama bu sadece bir korku kaçışı değil… Bu, imanın rehberliğinde, O’nun emrine itaat ederek ve salih amellerle rahmetine sığınmak; O’na doğru şuurlu bir yöneliş… Bu, “Allah’ın ikap ve cezalandırmasından, imanla, emrine itaat ve taat üzere amel ile O’nun rahmetine kaçmaktı.”2

Bu, zararlı olanı terk edip kurtarıcı olana koşmak; bir iltica, bir sığınış… Ve aslında bu bir yürüyüş; Hz. Recâ’nın umuduna, sonsuz merhamete doğru atılan bir adım… Belki de bu yüzden, gafletten, inkârdan ve Rabbimin beni defalarca uyardığı hâlde kulak tıkadığım tutarsız şeylerden firar etmeliyim. Çünkü her adımda biraz daha yakınlaşıyorum; her firar edişte biraz daha huzura eriyorum. O’na sığındıkça korunuyorum, O’na firar ettikçe içimde bir güven hissi yükseliyor.

Bir an durdu, gözlerini yavaşça kapadı. Düşünceleri derinleşti:
Firarın sahih olması ne demekti acaba? Belki de gerçekten kalpten, içten gelen bir yönelişle yapılmasıydı. Çünkü bir yöneliş ne kadar içten olursa, ulaşılan beraberlik de o kadar gerçek olur. Hakikate doğru attığım her adım, eğer kalbimle örtüşüyorsa, bu kaçış artık sadece bir firar değil, ilahi bir yakınlığın kapısını çalan bir karar hâline geliyordu: “Kimin firarı sahih olursa, onun Allah’la beraberliği adına kararı da sahih olur.” 3 Anlıyorum ki, nefsimden, alışkanlıklarımdan, geçici arzularımdan ne kadar sıyrılırsam, O’na o kadar sağlam tutunabiliyorum. Bu yolculukta ne kadar sahici olursam, bu beraberlik de o kadar bereketli oluyor.

Kitabı bir yana bıraktı. Gözleri arıya takıldı yine. Arının her çırpınışı kendi fıtratına, Rabbisini tesbih ve hamde doğru bir firardı.  İçinde bir ses, “Sen de çırpın.” diyordu. Sen de yönel. Her şeyi terk edip Rabbine sığın. Çünkü Allah, Senden yine Sana sığınırım diyenleri sever. 4 Adam, pencereyi açar açmaz arı hiç tereddüt etmeden dışarıya süzüldü.

Camın ardına baktı uzun uzun. Zihin ve gönül dünyasında; ağaçlara, çiçeklere, insanlara, tüm bahara tecellî eden isimler eskisinden daha da belirginleşmişti. Bahçesindeki çiçekte “el-Cemîl”; insan, hayvan gibi her hayattar varlıkta “el-Hayy” ismi duyuluyordu. Artık sadece gözleriyle değil, kalbiyle de görüyordu. Ve kendi içindeki arının, hakikate doğru kanatlandığını hissediyordu. Halktan Hakk’a doğru kanatlanış… O an her şey sanki Cenab-ı Hakk’a doğru, yaratılış gayesine doğru firar ediyordu. Her varlık, içinde saklı potansiyeliyle bir menzile yöneliyor; kendi hakikatine doğru yol alıyordu: Tohum, ağaç olmaya; sperm ise insan olmaya firar ediyordu…

Bu düşünce yolcusunun firarlarının hemen hepsi bir hak dostunun da ifade ettiği gibi gidip ilahi bir ilticâ, bir himâyeyle noktalanıyordu.5 Bu ruh haleti ise tarifi imkânsız bir ruhanî zevke, güçlü bir inanç ve teslimiyete dönüşüyordu. Çünkü her firarın bir menzili, her menzilin bir sırrı, her sırda bir vuslat vardı… Ve böylece o gün, bir arının sesiyle başlayan bu yolculuk, bir ruhun Allah’a dönüşüyle, yani firarıyla tamamlandı. Odaya yeniden sessizlik indi. Ama artık bu sessizlik, sıradan bir sessizlik değil; bir sükûnetin, bir teslimiyetin ve bir vuslatın sessizliğiydi.

 

Kaynaklar

  1. Bediüzzaman Said Nursî, Şualar, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2007, s. 144,145.
  2. Şeker, Mehmet. “The contribution of the verse “Fefirrû ilallah” (Zâriyât, 51/50) to the Islamic spirituality”, Journal of Faculty of Theology of Bozok University. 4,4 (2013/4), pp. 69-78.; Ebû Cafer, Muhammed bin Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân fî Tefsîri Âyi’l-Kur’ân, XXV, thk. Abdullah bin Abdu’l-Muhsin et-Türkî, Kahire: 1422, 2001, XXI, 549.
  3. Şeker. a.e.g.s., 71. İsmail Hakkı Bursevî, Rûhu’l-Beyan, I-X, İstanbul: Mektebetü’l-Mahmudiye, ts. IX, 173.
  4. Müslim, salât 222; Tirmizî, deavât 76.
  5. M. Fethullah Gülen, Kalbin Zümrüt Tepeleri-1, İstanbul: Nil Yayınları, 2012, s. 72.

 

 

 

 

 

Bu yazıyı paylaş