İnsan bazen yeni bir ülkeye yerleşir; fakat ilişkilere yerleşmek çoğu zaman daha uzun sürer.
Entegrasyon genellikle teknik bir uyum süreci olarak ele alınır. Dil öğrenmek, istihdama katılmak, sosyal çevre edinmek ve yaşanılan ülkenin kültürel kodlarını tanımak bu sürecin en görünür başlıklarıdır. Kuşkusuz bunların her biri önemlidir. Ancak göç ve yer değiştirme tecrübesi yaşamış fertlerle yakından çalışıldığında zorlanmanın çoğu zaman bu teknik alanlarda değil, daha derin bir düzlemde hissedildiği görülür.
Bir insan yeni bir ülkeye taşınabilir, dili öğrenebilir ve iş bulabilir. Günlük hayatın ritmine dışarıdan bakıldığında uyum sağlanmış gibi görünür. Buna rağmen kendini o toplumun içinde gerçekten yerleşmiş hissetmeyebilir. Aynı sokaklardan geçer, aynı dili konuşur, aynı mekânlarda bulunur; fakat ilişki olarak hâlâ dışarıda kalmış gibidir. Bu durum entegrasyonun yalnızca sosyolojik bir mesele olmadığını gösterir. İçtimaî yapının içinde gerçekleşen bu süreç, aynı zamanda insanın iç dünyasında şekillenen psikolojik bir deneyimdir. Bu sebeple entegrasyonu anlamak için psikolojik ve sosyolojik boyutları birlikte düşünmek gerekir. İnsan yeni bir ülkeye geldiğinde önce sokaklara, kurumlara ve kurallara alışır. Ne var ki kendini gerçekten yerleşmiş hissetmesi, çoğu zaman insanlarla kurabildiği münasebetin niteliğine bağlıdır.
Son yıllarda göç psikolojisi alanında yapılan çalışmalar da bu noktaya işaret eder. Entegrasyon artık yalnızca bireyin yeni bir topluma uyum sağlaması olarak değil, toplum ile birey arasında kurulan karşılıklı bir ilişki ve aidiyet süreci olarak ele alınmaktadır. İnsan yalnızca bir düzene alışmaz; o çevredeki insanlarla yeni bir ünsiyet kurmayı da öğrenir.
Bu karşılaşmada belirleyici olan genellikle kişinin ne kadar “doğru” uyum sağladığı değil, ilişkiye hangi içsel konumdan yaklaştığıdır. İnsan ilişkileri çoğu zaman yatay bir zeminde gelişir. Buna rağmen birçok kişi farkında olmadan ilişkilere belirli bir içsel konumdan yaklaşır. Bazıları geri çekilmeyi ve görünmez kalmayı seçer. Bazıları ise kendini daha yukarıda konumlandıran bir savunma geliştirir. Her iki durumda da yakınlığın alanı daralarak gerçek temas sınırlı kalır.
Bu içsel konumların kökü çoğu zaman yetişkinlikte değil, çok daha erken bir dönemde, aile içinde şekillenir. Çünkü aile çocuğun karşılaştığı ilk toplumsal ortamdır. Çocuk ilk kez orada görülmeyi, duyulmayı, sınırla karşılaşmayı ve yakınlık kurmayı tecrübe eder. Sözün tonu, bakışın dili, yakınlığın güveni ve mesafenin soğukluğu ilk olarak aile içinde öğrenilir. Bu deneyimler yalnızca çocuklukta kalmaz; bireyin ilerleyen yıllarda kuracağı ilişkilerin de görünmez altyapısını oluşturur. Terapi sürecinde bunun yansımalarına sıkça rastlamak mümkündür. Bir danışanım, yaşadığı ülkede düzenlenen mahallî bir kutlamaya katıldığını anlatmıştı. Gün boyunca insanların kendisiyle konuştuğunu, hâl hatır sorduğunu ve onu sohbetlerine dâhil etmeye çalıştığını söylüyordu. Buna rağmen eve döndüğünde içinde kalan duygu belirgin bir dışlanmışlıktı. Görüşmeler ilerledikçe, bu hissin kaynağının bulunduğu ortamdan ziyade çocukluk yıllarında aile içinde tekrar tekrar tecrübe ettiği görülmeme ve ait hissedememe duygusu olduğu ortaya çıktı. Yıllar önce oluşan bu duygu, bambaşka insanların arasında yeniden canlanmıştı. O an fark ettim ki bazen insan yeni bir çevrenin içine değil, geçmişte kendisi hakkında oluşmuş bir duygunun içine girer.
Bağlanma kuramının da işaret ettiği gibi insanın güven duygusu büyük ölçüde erken dönemde yaşadığı görülme ve karşılıklılık deneyimleriyle şekillenir¹. Çocuk ilişkide özne olarak hissedebildiğinde yetişkinlikte de karşılaşmalara daha açık bir yerden yaklaşabilir. Buna karşılık hiyerarşinin ilişkinin önüne geçtiği aile ortamlarında çocuk çoğu zaman özne olarak değil düzenin bir parçası olarak şekillenir. Görünürde bir işleyiş vardır; fakat bağ kırılgandır. Düzen bulunur ancak yakınlık zayıf kalır.
Bu fark bazen gündelik hayatın küçük bir sahnesinde bile kendini belli eder. Sözgelimi bir ebeveynin sofrada çocuğa “Tabağındakini bitireceksin.” demesi ile “Doyduğunu hissediyorsan kalkabilirsin.” demesi arasında yalnızca bir ifade farkı yoktur. İlkinde çocuk otoriteye uyum sağlamayı öğrenir. İkincisinde ise bedeniyle irtibat kurmaya ve ihtiyacını ifade etmeye davet edilir.
İlişki yerine uyumun ağır bastığı ortamlarda çocuk çoğu zaman kendi ihtiyaçlarını geri plana atmayı öğrenir. Bu durum, ilerleyen yıllarda kişinin dünyaya yaklaşma biçimini de etkileyebilir. Yeni bir toplumsal ortamla karşılaştığında bazen geri çekilme eğilimi gösterir, bazen de kendini savunmaya alan bir üstünlük hissi geliştirir.
Bu iki psikolojik duruş oldukça tanıdıktır. Birincisi değersizlik hissiyle ilişkili geri çekilmedir. Bu durumda kişi kendini eksik ya da yetersiz hisseder; ilişkilere temkinli yaklaşır ve çoğu zaman görünmez kalmayı tercih eder. İkinci duruş ise örtük bir üstünlük hissiyle ortaya çıkar. Kişi kendini daha doğru, daha bilinçli ya da daha ahlâkî bir yerde konumlandırır. Bu tutum açık biçimde dile getirilmese bile günlük etkileşimlerde hissedilebilir.
Gündelik hayatın küçük ayrıntılarında bu mesafeyi görmek mümkündür. Yemek alışkanlıklarını küçümsemek, temizlik anlayışını yetersiz bulmak ya da sofra kültürünü kaba görmek gibi küçük yargılar görünmez sınırlar üretir. Böyle anlarda kültürel fark merak edilen bir alan olmaktan çıkar ve mesafe üreten bir ölçüye dönüşür.
Aslında bizim irfan dünyamız da insanın, başkalarıyla kurduğu münasebette ne yukarıdan bakan ne de kendi değerini unutan bir yerde durması gerektiğini hatırlatır. Kur’ân-ı Kerim’de Uhud sonrasında moral olarak sarsılmış topluluğa hitaben geçen, “Sakın yılmayın, üzüntüye kapılmayın, eğer iman ediyorsanız mutlaka üstün gelirsiniz!” âyet-i kerimesi bu açıdan dikkat çekicidir.² Bu ifade zaman zaman başkalarına karşı bir üstünlük çağrısı olarak da yorumlanmıştır. Ancak bağlamı dikkate alındığında insanın kendi çözülüşüne karşı ayağa kalkmasını hatırlatan bir moral çağrısıdır.
Fethullah Gülen Hocaefendi’nin yorumlarında da bu nokta özellikle vurgulanır. Ona göre Kur’an-ı Kerim’de geçen bu ifade başkalarına tahakküm etmek anlamına gelmez; insanlığa örnek olabilecek bir ahlâkî duruşu ifade eder³. Benzer bir düşünceyi şu yaklaşımda da görmek mümkündür: İnsanları yukarıdan çekmek değil, yan yana yürüyerek hakikate götürmek gerekir.⁴
İlişkilerin psikolojik özü umumiyetle bu karşılıklılık zemininde ortaya çıkar. En küçük aile ortamından en geniş toplumsal çevreye kadar ilişkiler insanların birbirini gerçekten duyabildiği ve ifade edebildiği ortamlarda güçlenir. Yukarıdan bakan bir ilişki de sürekli aşağıda duran bir ilişki de gerçek teması daraltır.
Çeşitliliğe değer vermek de ancak böyle bir zeminde anlam kazanır. Farklı yaşam biçimlerinin ve kültürlerin karşılaşması bir tehdit değil, öğrenme alanı olarak görüldüğünde ilişki derinleşir. Bunun neticesinde de gerçek temas doğar.
Bazen hayatın içinden küçük bir karşılaşma, uzun uzun anlatılamayan bir düşünceyi beklenmedik bir sadelikle görünür kılar: Fransa’da Christine adında yakın bir arkadaşım var; zaman zaman bir araya gelip kitaplar okuyor, ardından uzun sohbetlerle metinler üzerine düşünmeye devam ediyoruz. Her buluşmamızda onun hayatına yeni bir şey eklediğini fark ediyorum. Bir gün gittiğimde evinde bir piyano görüyorum ve kendi kendine çalmayı öğrenmeye başladığını anlatıyor; başka bir buluşmada yeni bir yabancı dilin ilk kelimeleriyle uğraştığını söylüyor; bir başka gün ise bir sanat atölyesine katılmayı planladığından söz ediyor. Yaş ilerledikçe hayatın daralması gerektiğine dair yerleşik düşüncelerin aksine, onun dünyası sanki her yıl biraz daha genişliyor.
Bu canlılığın başka bir yüzünü birlikte yaptığımız tai chi çalışmalarında da görüyorum.
Küçük bir grubumuz var ve her defasında doğanın içinde, açık havada buluşuyoruz. Kışın, soğuğun iyice hissedildiği günlerde içimden bazen, “Bugün belki ara veririz.” diye geçiriyorum fakat bunu sorduğumda Christine’in cevabı değişmiyor. Sakin ama kararlı bir şekilde buluşma saatini hatırlatıyor. Bu küçük ısrar bana her seferinde aynı şeyi düşündürüyor: İnsanın iyi oluşunu besleyen şeyler çoğu zaman hayatın içinde kendiliğinden kalmıyor; onları bilinçli bir şekilde hayatın merkezinde tutmak gerekiyor.
Bir gün kültürler üzerine konuşurken ona bizim toplumumuzda birçok kadının kırk beş elli yaşına geldiğinde hayatın büyük ölçüde tamamlandığını düşünmeye başladığını, kendilerini daha çok çocuklarına ve ailelerine adadıklarını söyledim. Gülümsedi ve son derece sade bir ifadeyle şöyle dedi: “Biz Fransızlar deriz ki ölüm ancak öldüğünde gelir.” Bu cümlede öğretici bir üstünlük ya da hayranlık uyandırmaya çalışan bir ton yoktu; yalnızca hayatın hâlâ devam ettiğini hatırlatan sakin bir açıklık vardı. O an zihnimde Kasas sûresinde geçen “Allah’ın sana ihsan ettiği bu servetle ebedî âhiret yurdunu mâmur etmeye gayret göster, ama dünyadan da nasibini unutma!”⁵ âyeti yankılandı.
Belki de birlikte yaşamak, tam olarak böyle bir şeydir: Birbirine bir şey öğretmeye çalışmaktan çok, yan yana yürürken hayatın farklı ihtimallerini fark edebilmek. İnsanların birbirini değiştirmeye çalışmadığı, yalnızca aynı dünyanın içinde farklı biçimlerde var olabildiği anlarda ilişki başka bir derinlik kazanır. Kültürlerin karşılaşması da ancak böyle bir zeminde mânâ kazanır; çünkü mesele yalnızca yeni bir çevreye alışmak değil, başkasına karşı gönül kapılarını açık tutabilmektir. İnsan kendini savunmaya çekilmediğinde, karşısındakini açıklamaya değil anlamaya yöneldiğinde gerçek temas ortaya çıkar. Bu yüzden insanın gerçekten yerleştiği yer çoğu zaman bir ülke değil, kurabildiği ilişkidir.
Kaynaklar
- Bowlby, J. (1969). Attachment and Loss. New York: Basic Books.
- Kur’ân-ı Kerim, Âl-i İmrân sûresi, 3/139, (Yıldırım, S., Kur’ân-ı Hakîm ve Açıklamalı Meali, Define Yayınları, s. 66, Ocak 2013, İstanbul).
- Gülen, F. (1990). Kalbin Zümrüt Tepeleri. İstanbul: Nil Yayınları.
- Gülen, F. (2000). Dert Musikisi. İstanbul: Nil Yayınları.
- Kur’ân-ı Kerim, Kasas sûresi, 28/77, (Yıldırım, S., g.m., s. 393).