Denizde Esen Rüzgârlar

İmkânın varken gönüllerde
bir niyet cömertliği yaşa ki
ardından helalliği
bir kelebek kanadında
koskoca dağlar söylesin

bir söze yaslanır gibi
konuş ufuklarla kıskansın
indir yalnızlık resimlerini
göz bebeklerin yeter
bırak çocuklar özgür yaşasın

dokunmadığın bir hayat
kalmasın deniz aşırı
ülkelerde bile senin şarkını
lehçesiz diller söylesin
öyle ki en güzel sabahlar
gönlünce serinlesin

Denizden esen rüzgârlar tertemiz ve pırıl pırıl eserler. Hiçbir yere uğramadan geldiklerinden, tamamen kendi ruhlarındaki temizliği insanın ilk yaratılışındaki tertemiz ruhuna üflerler. Suratınıza değen her temasta, her şeyden arınmış bir şekilde gelen o güzelliği hissedersiniz.
İşte insanın hayat boyu aradığı sadelik ve olmak istediği mutluluk budur. Çünkü bunun ötesinde bambaşka bir insan ortaya çıkıyor. Kendinden habersiz, ne aradığını bilmeyen; her aradığı sadelikte daha da bulanık bir dünya bulan bir insan ortaya çıkıyor ki bu insanın mutlu olmasını bırakın, hafakanlar geçirmemesi mümkün değildir. İşte böylesi bir hayatın içinde insanın arada bir deniz kenarına gidip o rüzgârın yüzüne değdiğini hissetmesi gerekir. Ötelerden gelen bu havayı içine kadar çekmesi elzemdir.
Hayatımızda da böyle deniz rüzgârı gibi insanlar vardır. Onlar bizim her zaman oksijenimiz, nefesimiz olmuşlardır. Onlar bizi Allah’a götüren bizi Cenâb-ı Allah’a yaklaştıran, bize ilk yaratılışımızdaki sadeliği fısıldayan, cennetleri gönlümüze taşıyan ve hayatımızı cennetleştiren, ölmeden önce ölümü öldüren sade ve temiz insanlardır. Bu insanlar sade yaşarlar kalp kırmazlar. Bu insanlar elindeki varlıklarıyla veya yokluklarıyla hiç kimsenin hayatında herhangi bir rahatsızlığa meydan vermezler, hiçbir şekilde gıpta damarını tahrik etmezler, kullardan bir kul olarak yaşar ve her zaman insanların hayatında aradıkları sadeliği onlarda bulmaları için bir fırsat olurlar, bir adacık olurlar, bir çöldeki bir vaha olurlar.
Etrafınıza bakın, öldükten sonra iyi anılan ve hayat boyu unutulmayan bu güzel insanlara bir bakın. Onların vasfı ne sabahlara kadar namaz kılmaları ve akşamlara kadar oruç tutmaları ne de herhangi bir başka şeydir. Bunlar bu yaptıkları çok güzel ibadetlerden kendi gönüllerine iyilik damıtırlar; Allah’a giden o yolun güzelliğini hayatlarında bir hâl insanı olarak aksettirirler ve vardıkları yer itibarıyla da nice insanların o güzel ibadetlere, sonuç olarak da Allah’a varmasına vesile olurlar. Demek ki mesele sadelikten, mesele kalp insanı olmaktan, mesele kalp kırmamaktan geçiyor. İşte denizden esen meltemlere ben ne zaman uğrasam bunu anlarım. Onların hiçbir yere uğramadan gelişleri, tertemiz bir dünyadan sade bir şekilde gelişleri bana hep bunu anlatır. Tertemiz ve oksijen doludur. Keşke böyle olabilsek; hep bunu arzuluyoruz. Yunus’ta bunu okuyor, Mevlânâ’da bunu buluyoruz. Hangi şaire uğrarsak uğrayalım, hepsinde insanlık adına bulduğumuz bir soluk hepimizin adeta kalbini hızlandırıyor. Adeta hepimize nefes oluyor.
Şimdi bir deniz kenarına götürmemiz gereken nefeslendirmemiz gereken bu kadar çok insan olduğunu düşünürsek ne kadar çok sade kalmamız ve bu dünyadan ne kadar çok arınmamız ve ötelere ne kadar çok hazır olmamız gerektiği de zannediyorum aşikârdır. Şairlerin sadelikteki derinlik diline her zaman vurulmuşumdur. Bazen bir sözde büyük bir mânâyı kastederler; bir sarı çiçek ile konuşmaları bana bunu anlatır. Sarı bir çiçeğe kendisini bilip bilmediğini soran Yunus, “Sen Yunus değil misin?” cevabını alır. Bu kâinattaki birlik adına, tevhit adına, güzellik adına ne mükemmel bir konuşmadır. Bütün kâinatın aynı dili söylediğini de; “Sizde ölüm var mıdır?”, “Ölümsüz yer var mıdır?” söyleşisinde çok net bir şekilde anlarız. İşte böylesine kâinatın içerisinde onlarla zikrini birlemiş, duasını birlemiş, gönlünü birlemiş, bütün kâinat o Zatı zikrederken ben geride kalmayayım diyebilmiş sade kullara ve sadeliği içerisinde derinleşen kullara ne kadar da çok ihtiyaç var. Ve bu yönüyle bizlerin kapısını çalan en büyük mânâ sadeliktir. İşte şu denizden esen meltemlerin arada da yüzümüze rahmet damlaları getirdiğini düşünürsek aslında sadeliğin içerisinde Cenâb-ı Allah’ın nice lütufları nice rahmeti bize nasip ettiğini de görürüz.
O rüzgârlar gibi esmek için büyük bir okyanus gibi olmak lazım. Sonuçta rüzgârlar da büyük bir okyanustan esiyor. İşte o aradığımız okyanus, Muhammed Mustafa’nın (sallallâhu aleyhi ve sellem) gönlüdür; o gönül içerisinde nice şairler, nice dervişler, nice evliyâ, nice asfiyâ büyük bir sadeliği bulmuş, bu sadelik içinde de mükemmelliğe yol aramışlar ve en mükemmel insan olan o zâtın kapısında el pençe divan durarak hangi kapıda beklenmesi gerektiğini göstermişlerdir. O kapıda duranlar o kapının hırkasını giyerler, onlar da bir elçi olurlar onlar da o elçiliği başkalarına anlatırlar. İşte güneşin yanında duran kendi mumuna bir ışık buluyor, kendi kalbine bir şuâ buluyor ve taşıyor.
Gelin denizden esen rüzgârlardan olalım; başka yerlere uğrayanlardan değil de kendi gönlümüzde kendi okyanusumuzda “Allah bizi insan eyleye.” diyen Alvarlı Efe Hazretlerinin derinliğini, sadeliğini bir kere daha gönlümüzde hissedelim. Yaşadığımız yerlerde ne kadar da güzel örnekler vardır. Gönlünü kâinattaki hiçbir şeyden dolayı darlamayan, Allah’ın rahmetinin genişliğinde kendini bulan o kadar güzel insanlar gördüm ki hayatım boyunca anlatamam.
Öğretmenlik hayatımda çok kıymetli insanlar tanıdım. İzi derin nice insan vardı ki hayatı gerçekten yaşanması gereken şekilde yaşayarak etrafına örnek oluyorlardı. Okulumuzda sade ve sessiz bir Murat öğretmen vardı; hangi arkadaşın bir ihtiyacı olsa bir anda Hızır gibi yanında oluverirdi.
Bir gün öğretmenler odasında otururken yine okulumuz öğretmenlerinden Ali Bey, gece saat üç civarı dolmuşların çalışıp çalışmadığını sormuştu. Biz de kendisine, o saatte dolmuşların işlemediğini, taksi tutması gerektiğini söylemiştik. Sonrasını Ali Hoca bize şöyle anlatıyordu:
Ben o gün okuldan ayrılırken Murat Bey geldi ve bana, “Ali Hocam, ben gece saat üçte kapıda hazır olurum, sizi terminale ben götürürüm inşallah.” dedi. Meğer Murat Hoca, oradan geçerken Ali Bey’in arabaya ihtiyacı olduğunu duymuş ve sessiz sedasız bunu kendisine vazife edinmişti. Elbette bu, Ali Hoca’nın gönlünü fethetmeye yetmişti. Hangi öğrenciye sorsam Murat hocamla böyle güzel bir hatırası vardı.
Yine bir gün okul kantininde Murat Hoca’nın bahsi geçmişti. Kantincimiz, birden heyecanlanmış, “Ah, Murat hocam bir başkadır!” demişti. Okuldaki herkesle iyilik adına bir anısı bulunması ne kadar güzeldi. Şimdi hatırda ne okulda verdiğimiz konferanslar ne de anlattığımız onca ders kaldı. Zihinlerde, bütün sadeliğiyle Murat hocam gibi güzel öğretmenler kaldı.
Peki Murat Hoca bu sadeliği, bu güzelliği nasıl yaşatıyordu? İşte bunu biz her zaman kendimize sormalıyız. Denizden esen meltemler, Murat hocalar her zaman yanımızdalar. Sadece fark etmemiz lazım. Onun gibiler, nerede ne zaman olunması gerektiğini çok iyi bilen insanlardı.
Bu güzel öğretmenler denizden esen meltemler gibi sade davranışlarıyla gönüllere kadim bir sevgi mührü basıyorlardı. Ne zaman denizden esen o güzel rüzgârlara uğrasam aklıma hep böyle sarsılmaz iradeler, tertemiz gönüller, o güzel öğretmenler gelir. Ve Allah’a hamd ederim böyle güzel yol arkadaşları nasip ettiği için.

öfkende bile sevgini
saramıyorsan saklanamazsın
sana da çatarlar böyledir
ne zaman bellidir ne mekân
yarım kalmış hikâyedir
içinde yar olmayan

yağdıkça kendi içine
gökkuşağının ellerinden tut
yed-i beyzalar senin rengine
boyansın tüm yüzlerde
seni sorsun tek nefes
yollarda yorulan umut

Bu yazıyı paylaş