Osmanlı’da 17. yüzyıldan itibaren bilim ve teknolojide gözlenen yavaşlama, tıp alanında da kendini göstermişti. 19. yüzyıla gelindiğinde tıp eğitimi bakımından durum pek iç açıcı değildi. Batı’da asırlarca eserleri ders kitabı olarak okutulan İbn-i Sînâ’lar ve onların ekolünü temsil eden hekimler gitmiş; Fatih ve Kanûnî iktidarlarında parlak dönemlerini yaşayan tıp medreseleri fonksiyonlarını kaybetmiş, hatta bir kısmı kapanmıştı. Tıp eğitimindeki bu kesinti sebebiyle Batı’daki gelişmeleri takip edecek iyi yetişmiş hekim sayısı yok denecek kadar azalmıştı. Sahte hekimler ortaya çıkmış ve bunlar sadece insan sağlığını tehlikeye atmakla kalmamış hatta ölümlere bile yol açmışlardı. Birçok ferman ve kanunlar çıkarılmasına rağmen sahte doktorluğun önü alınamıyordu.1 Bu dönemde hekimbaşı Mustafa Behcet Efendi’nin gayreti ve Sultan II. Mahmut’un da tasdiki ile 14 Mart 1827’de Şehzadebaşı’ndaki Tulumbacıbaşı Konağı’nda Osmanlı’daki ilk Batılı anlamdaki tıp mektebi “Tıbhâne-i Âmire ve Cerrahhâne-i Âmire” kuruldu.2
Yeni kurulan Tıbbiyede yabancı hocalar da ders veriyorlardı. Batılılarla tıp alanındaki karşılıklı temaslar 1853-1856 yılları arasındaki Kırım Savaşı sırasında İngiliz ve Fransız doktorların İstanbul’a gelmesiyle daha ileri bir seviyeye yükseldi. Bu dönemde savaşta karşılaşılan zor vakaların tedavisi ile ilgili, İngiliz ve Fransız doktorlarla vaka toplantıları yapılmaya başlandı. Ayrıca, ilk tıp cemiyeti de bu yıllarda kurulmuştur.2 Diğer önemli bir gelişme ise savaş yıllarında İstanbul Selimiye Kışlası’nda yaralı askerlerin bakımı için hizmet veren Florence Nightingale’in çabalarıdır. Nightingale, Selimiye kışlasında yaralı asker bakımında, özellikle hijyen kurallarına uyulması ile ölüm oranlarının belirgin bir biçimde azaldığını göstermiştir. İstanbul’da kazandığı bu tecrübeyle Nightingale, 1860 yılında Londra’da ilk modern hemşirelik okulunu kurdu.3
- Dünya Savaşı’yla Osmanlı’da tıp eğitiminde bir kırılma noktası ve yeni bir kesinti yaşandı. Savaş başladığında Darülfünun Tıp Fakültesinin askerî (Tıbbiye-i Şâhâne) ve sivil (Tıbbiye-i Mülkiye) talebeleri Haydarpaşa’da aynı binada eğitim görüyorlardı.4 1914 Ağustos’unda seferberlik ilanıyla, tıp öğrencilerinin hepsi ordulara sevk edildi. 1915 yılında Tıbbiye tatil edilerek 1894 ve sonrasında doğanlar direkt birliklere gönderilirken, 3., 4. ve 5. sınıf öğrencilerle Şam Tıbbiyesi, eczacılık ve dişçilik öğrencileri Beykoz, Çanakkale, Beylerbeyi ve Yeşilköy gibi farklı hastanelere dağıtılmıştı. Tıbbiyeden askere alınan askerî veya sivil son sınıf öğrencileri zabit vekili, 3. ve 4. sınıf öğrencileri başçavuş muavini, 1. ve 2. sınıf öğrencileri ise çavuş rütbesiyle subay adayı olmuşlardı.5
Savaşla birlikte Tıbbiye bir harp hastanesine dönüştürülmüş ve öğrencilerin çoğu cephelere, talimgâhlara sevk edildikleri için stajlar iptal edilmişti. Hocaların ve öğrencilerin askere alınmasıyla 1915’te eğitim hiç başlamamış; fakülte kapalı kalmış ve mecrûhin (yaralılar) hastanesi hâline gelmişti. Çanakkale Savaşı sonrasında bir yıllık mecburi ayrılığın ardından 4 Mart 1916’da yeniden eğitime başlanmıştı. Sağ kalan öğrencilerin bir bölümü okullarına dönmüş ancak büyük bir bölümü maalesef cephelerde kalmıştı. Bu yüzden yeni talebelere ihtiyaç vardı. Ancak 1900 doğumlular da askere alınıp talimgâhlara sevk edildiğinden üniversite çağında çok az genç insan kalmıştı.5,6 Bu zorluğu aşmak için Tıp Fakültesine girişte aranan lise mezunu olma şartı Bakanlar Kurulu kararıyla kaldırılmış ve eğitime ara vermeden devam edilmesi kararı alınmıştı.6 İngiliz işgali sırasında Tıbbiye öğrencileri, 14 Mart 1919’da Tıbbiye binasının kuleleri arasına Türk bayrağı asarak işgale karşı tepkilerini ortaya koydular; bu anlamlı duruş, ilerleyen yıllarda 14 Mart’ın Tıp Bayramı olarak benimsenmesine zemin hazırladı.7
Bazı kaynaklarda, bütün öğrencilerin cephede şehit olması sebebiyle Tıbbiyenin 1921 yılında mezun veremediği ifade edilir.8 Mazhar Osman tarafından yayımlanan bir çalışmada, Osmanlı ordusunda 1914-1917 yılları arasında 215 sağlık subayının şehit olduğu bildirilmektedir. Diğer bir kaynakta ise cephelerde sağlık hizmeti veren 765 tıp öğrencisinden 346’sının şehit düştüğü belirtilmektedir.9 Tıp tarihi araştırmalarına göre, hekimlerin I. Dünya Savaşı’ndaki ölüm sebeplerinin büyük ölçüde bulaşıcı hastalıklar, bilhassa tifüs olduğu; savaş esnasında ölümün ise daha nadir vuku bulduğu kaydedilmiştir.10
Çanakkale Savaşı ile ilgili resmi kayıtlarda 8 doktorun şehit olduğu belirtilirken maalesef cepheye gittikleri bilinen Tıbbiye öğrencileri için herhangi bir kayıt bulunmamaktadır. Bazı araştırmacılar ise bütün öğrencilerin şehit olmasının mümkün olmadığını, 1921’de bile bazı mezunların olduğunu ifade ederler.9 Bunlara göre mezun verilmeyen yıl 1921 değil, 1915’tir. Neticede Tıbbiye 1921’de bazı mezunlar vermiş olabilir, ancak inkâr edilemeyecek bir gerçek, öğrencilerin çoğunun savaş şartlarında, cephede veya hastalık sebebiyle kaybedilmiş olduğudur. Bu durumun tesirleri sonraki yıllarda kendini göstermiştir. 1923 yılında bütün ülkede sadece 554 hekim, 60 eczacı, 130 hemşire, 560 sağlık memuru ve 136 ebe bulunmaktadır. Hekim başına düşen nüfus yaklaşık 30.000 civarındadır. Bu dönemde sahte hekimler yeniden türemiş, kanunlarla bunun önü alınmaya çalışılmış ve yeni tıp fakülteleri kurulmuştur. Bütün bunlara rağmen 1940’ta hekim sayısı ancak 1500’e ulaşabilmiştir.11
Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, Tevbe sûresi 122. âyetiyle alâkalı kendisine yöneltilen bir soru üzerine öncelikle Çanakkale savaşına katılan talebeleri, ülkenin yok olma tehlikesi karşısında cepheye koşmalarını ve yaptıkları fedakarlığın büyüklüğünü anlatıp, kadir kıymetlerini takdir ediyor. Ancak sonrasında bu durumun ileriki yıllarda büyük bir boşluk oluşturduğunu ifade ediyor. Âyet-i kerimede, “Müminlerin hepsinin birden sefere çıkmaları uygun değildir. Öyleyse her topluluktan büyük kısmı cihada koşarken, birtakım da dinde derinleşip sağlam bilgi sahibi olmak için çalışmalı ve cihada çıkanlar dönüp geldiklerinde kötülüklerden sakınmaları ümidiyle- onları inzâr edip uyarmalıdırlar ki, aksi hâlde muhtemel tehlikelerden korunmuş olsunlar.” buyrulmaktadır. Hocaefendi, âyeti yorumlarken, din eğitimi dışında, bu yaklaşımın diğer ilim dalları için de geçerli olduğunu vurgulayarak şöyle devam ediyor: “Müminler cihad ederken dahi arkada bir zümre kalmalı ve dini öğrenmelidir ki diğerleri dönünce de onlara dini öğretsinler. Cihad farz-ı ayn olduğu zaman bile, sizin ilim ve kültür yuvalarınızın kapıları sonuna kadar açık olmalıdır. Eğer her tarafı düşmanın sardığı o devrede, ilim irfan yuvaları kapatılır ve herkes cepheye gönderilirse maddî mücahede kazanılsa bile ilim ve kültür adına çok şey kaybedilmiş olur. Onun için İslâm, böyle fevkalâde durumlarda bile, bir kısım insanların cepheye gitmeyip ilim ve kültür adına çalışma yapmalarını emretmektedir.”12
Zorlu dönemlerde ilmî araştırmalara devam etmenin diğer bir boyutu ise tarihî tecrübelerdir. Savaş yıllarında insanlık genellikle daha önce hiç düşünülmeyen yenilikler ortaya koymuş, yeni keşiflerin temeli atılmıştır. Son yüzyılı düşündüğümüzde savaşın gidişatını değiştiren atom bombası, radar teknolojisi, jet motorları, roketler gibi ilmî keşiflerin savaş yıllarında ortaya çıktığını görürüz. Savaş teknolojisi yanında antibiyotik kullanımının yaygınlaşması, kan ve kan ürünleri naklindeki ilerlemeler, bilgisayar bilimlerinin temellerinin atılması gibi gelişmeler hep II. Dünya Savaşı yıllarında olmuş ve bu keşifler savaş sonrası dönemdeki ilmî, teknolojik gelişmelerin de yönünü tayin etmiştir.13 Bu durumda, ayrılan kaynakların artması yanında motivasyon, muztar kalma hâlinin insanın mevcut potansiyelini zorlaması ve ilhamlara açık hâle getirmesinin de rolü olduğunu söyleyebiliriz.
Milletlerin tarihinde ilim, kültür alanında gözlenen aksama ve kesintiler, hangi sebebe bağlı olursa olsun, tesirleri yıllarca devam eden menfi neticeler ortaya çıkarır. Zor dönemlerde, kriz anlarında iyi planlamalar yapılıp her alanda ilim ve eğitim faaliyetlerine mümkün olduğunca devam edilmesi milletler ve kendini insanlığa adamış hareketler için zaruridir.
Kaynaklar
- Topçu, İ. (2019): Osmanlı İmparatorluğunda İlk Bilimsel Tıp Cemiyetleri. Düzce Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi; 9 (Özel sayı), 132-140.
- https://tip.marmara.edu.tr/fakulte/tarihce
- https://tr.wikipedia.org/wiki/Florence_Nightingale
- Hatemi, H. (2001): Türk Tıp Tarihinin Aşamaları. Tıp Tarihi Araştırmaları. Sayı 10, s. 11-20.
- Ünver, S. (1951): Birinci Cihan Harbinde Tıp Fakültesi. Modern Tedavi Mecmuası, s. 70-74.
- Özbay, K. (1976): Türk Asker Hekimliği Tarihi ve Asker Hastaneleri. Cilt II. İstanbul Yörük Basımevi, s. 120-123.
- Tiryaki, T. (2008): 14 Mart Tıp Bayramı. Türkiye Çocuk Hastalıkları Dergisi. Cilt 2, Sayı 3.
- Kuday, C, Özlen, F. (2003): A medical class lost at Gallipoli. J. Clin. Neurosci.;10: 37-39.
- Özlen, F. (2023): 1915 Çanakkale Savaşında Şehit Düşen Tıbbiye Sınıfı Miti. Osmanlı Bilimi Araştırmaları, Cilt 24, s. 611-625.
- Erkoç, Ş., Kazancıgil, A. (2001): Osmanlı Ordusunda I. Dünya Savaşında 3 Teşrinisani 1330-3 Nisan 1333 Tarihleri Arasında (1914-1917) Şehit Olan Sağlık Subaylarının Listesi. Tıp Tarihi Araştırmaları, cilt 10. s. 72-88.
- Akdur, R. (2008): Cumhuriyetten Günümüze Türkiye’de Sağlık. 12. Ulusal Halk Sağlığı Kongresi Kitabı, Ankara, s. 45-71.
- https://fgulen.com/tr/ses-ve-video-tr/bamteli/fethullah-gulen-ilim-talebesi-ve-maiset-derdi
- https://www.nationalww2museum.org/war/articles/scientific-and-technological-advances-world-war-ii