Üç Yusuf

Size Üç Yusuf’un hikâyesini anlatmak istiyorum.[1] Asıl isimleri belki Yusuf değildi ama üçü de Yusuf huylu, Yusuf yüzlüydü. Her biri, peygamber mesleği olan öğretmenliği seçmişti. Çünkü yüreklerinde büyük bir hayal vardı; ailesine, ülkesine, insanlığa faydalı; bilim ve imanla donanmış, tertemiz nesiller yetiştirmek…

Onlar için öğretmenlik sadece para karşılığı yapılan bir iş değildi. Öğrencilerine kuru bilgi aktarmakla yetinmiyor; yüreklerinden taşan Allah ve peygamber aşkını, vatan ve millet sevgisini, insanlığa hizmet şuurunu da aşılamaya çalışıyorlardı. Mesai kavramı tanımıyor, okuldan sonra da öğrencileriyle ilgileniyor, evlerine misafir oluyor, anne babalarıyla sohbet edip her alanda onlara rehberlik yapmaya gayret ediyorlardı.

Bir gece, nasıl olduğunu ve kimlerin tezgâhladığını anlayamadıkları o meş’um olay[2] meydana geldi. Ardından, çevresinde sevilen, sayılan, herkese güven telkin eden bu insanlar bir gecede “terörist” ilan edildi. Sorgusuz sualsiz, bir KHK (Karakuşî[3] Hükmündeki Karar) ile işlerinden edildiler. Listelerde kendi isimlerini, dürüstlük ve fedakârlıklarıyla tanıdıkları, itimat ettikleri arkadaşlarının isimleriyle yan yana gördüler. Bu onlar için buruk bir teselli oldu.

Birdenbire işsiz ve maaşsız ortada kalakalmışlardı. Rızkın Allah’tan olduğuna, Kerim Rablerinin kendilerini sahipsiz bırakmayacağına inanıyorlardı. Ama sebepler planında bir şeyler yapmaları gerekiyordu. Üçü de evliydi; eşleri, çocukları evde yiyecek içecek bekliyor; ödenecek ev kiraları, faturaları bulunuyordu. Ele güne bakmamak için bir an önce bir iş bulmaları şarttı. Ama bu hiç de kolay değildi. KHK’lı olduklarını öğrenen işverenler, vebalı gibi onları kapı dışarı ediyordu. Düne kadar “Hocam, hocam!” diye çevrelerinde dört dönen öğrenci velileri selam almaktan kaçıyordu. En yakın akrabaları bile kendilerine sırtını dönmüştü.

Zor da olsa birer iş buldular sonunda. Eğitimlerine, kariyerlerine hiç uygun olmayan, aldıkları ücret, emeklerinin çok altında kalan işlerdi bunlar. Ama olsun, hiç değilse alın teriyle ekmek kazanacaklardı.

***

Hasan Bey bir benzin istasyonunda çalışmaya başlamıştı. Hem kasaya hem pompaya hem de günlük işlere bakıyordu. Sabahtan akşama kadar koşturuyordu. Maaşı düşüktü, üstelik sigortasızdı, yine de hâline şükrediyordu. En azından kimseye muhtaç olmadan ailesinin rızkını çıkarabiliyordu.

Hiçbir şikâyeti yoktu. Sabahtan akşama kadar çalıştığı için öğle, ikindi, akşam namazları iş yerinde geçiyordu. Namazlarını vaktinde kılmaya özen gösteriyordu.

Bir gün patron, onun namaz kıldığı esnada gelen bir müşterinin, pompada kimseyi göremeyip geri döndüğünü görünce öfkeyle çağırdı:

— İşyerinde namaz kılamazsın, müşteriler kaçıyor!

Hasan Bey sakin ama kararlı bir sesle cevap verdi:

— Patron, elimden geleni yapıyorum ama namazlarımı vakti çıkmadan kılmak zorundayım.

Patron sert bir ifadeyle,
— Böyle olmaz ya namazı bırakırsın ya işi, dedi.

Hasan Bey tercihini çoktan yapmıştı. Çaresiz, evinin yolunu tuttu. Yol boyunca derin düşüncelere daldı. Zar zor bir iş bulmuştu. Şimdi ne yapacaktı? Ev kirasını, faturaları nasıl ödeyecek, ailesini nasıl geçindirecekti? Kimseden para dilenmek istemiyordu. “Hoş, istesem de bana kim yardım eder ki?” diye düşündü. Sonra “Allah Kerim.” dedi. Bu inançla biraz olsun rahatladı. Ama bir şeyler yapmalı, en kısa sürede yeni bir iş bulmalıydı.

Eşine ve çocuklarına sıkıntısını yansıtmak istemese de her hâlinden bir derdi olduğu belliydi. Gece yatakta bir sağa bir sola dönüp durdu. Uykulu gözlerle kahvaltıya oturdu. Ama hiç iştahı yoktu. Çok geçmeden telefonu çaldı. Arayan, dün kendisini işten çıkaran patronuydu.

Şaşkınlıkla telefonu açtı.
— Hasan Bey, iş yerine gel, bir konuşalım.

İsteksizce yola çıktı. “Herhâlde son on beş günlük yevmiyemi ödeyip hesabı kapatacak.” diye geçirdi içinden. Patron, ofisinde yalnız oturuyordu. Selamını tebessümle aldı, ona oturmasını işaret etti. Duruşu, bakışı değişmiş gibiydi:

— Şimdiye kadar namazı paraya tercih eden birini görmemiştim. İstersen işine devam et, namazlarını da kıl.

Hasan Bey hem çok sevinmiş hem de çok şaşırmıştı. Acaba dünden bu yana ne değişmişti?

Sebebini ne patron söyledi ne de o sordu. İçinden sadece, “Herhâlde namazın kerameti.” dedi.

***

Recep Bey evli ve üç çocuk babasıydı. Eşi ev hanımıydı. Tek geçim kaynakları maaşıydı. O da kesilmişti. Çünkü çalıştığı kurum KHK ile kapatılmış, üstelik öğretmenlik lisansı da iptal edilmişti. Yıllarca üniversite hazırlık dershanelerinde idareci ve öğretmen olarak çalışmıştı. Bilgisi, tecrübesi, başarısı ortadaydı. Ama bu şartlarda kendi mesleğini icra etmesi mümkün değildi.

Sonunda bir kitabevinde iş bulabildi. Gelen kolileri depoya taşıyor, kitapları ve kırtasiye malzemelerini raflara yerleştiriyor, aynı zamanda müşterilerle ilgileniyordu. Kitabevinde genelde lise ve üniversite hazırlık kitapları satıldığı için müşterilerin çoğu öğrencilerdi. Zaman zaman kendi öğrencileri de uğruyordu. Tezgâhın ardında öğretmenlerini görünce şaşkınlıkla:

— Aa hocam, sen burada mı çalışıyorsun, diye sorduklarında, Recep Bey mahcup bir tebessümle,

— Arkadaşlara yardım ediyorum, diyordu. Hâlbuki asıl mahcup olması gerekenler, onu buna mecbur edenlerdi. Ama şimdi bunu düşünecek durumda değildi.

Bir gün patron onu tahsilat için bir kreşe gönderdi. Kreşin sahibi bir kadındı ve aylardır senetlerini ödememişti.

Patron sıkı sıkı tembih etti:

— Senetleri tahsil etmeden dönme!

Kadın kendisini güler yüzle karşıladı, çay ikram etti. Recep Bey meseleyi anlattı, senetlerin ödenmesi gerektiğini söyledi. Kadın türlü bahaneler sıraladı, bir türlü ödemeye yanaşmadı. Bir süre tartıştılar. Sonunda Recep Bey kararlılıkla:

— Patrondan kesin emir aldım, tahsilat yapmazsam belki işimden olacağım. Parayı almadan gitmem.

Bu sözler ortamın havasını değiştirdi. Kadın kısa süreliğine çıktı, on sekiz yaşlarında bir kızla geri döndü. Kapıyı kilitlediler. Genç kız birden üstünü başını yırtarak,

— İmdat! Bana saldırıyor!
diye bağırmaya başladı. Kadın da aynı şekilde çığlık çığlığa:

— İmdat sapık var, yetişin!

Recep Bey bir an donup kaldı. Bu, hiç beklemediği bir şeydi. Çeki senedi, parayı pulu, işi gücü her şeyi unuttu. Hep iffetli yaşamıştı. Birileri bu hâli görse ne düşünür ne derdi? Masumiyetini nasıl ispat ederdi? Zaten iktidar medyası Hizmet Hareketi’ne iftira atmak için fırsat kolluyordu. Şimşek gibi birçok düşünce geçti zihninden. Bu tuzaktan kurtulmalıydı.

Gözü aralık duran pencereye ilişti. İkinci kattaydılar. Başka çare yoktu. Pencereye koştu. Kadın arkasından ceketini yakaladı. Bir an havada asılı kaldı, ceketi yırtıldı, sonra yere düştü. Sağ kolu kötü incinmiş, kemiği çatlamıştı. Can havliyle toparlanıp oradan uzaklaştı.

Haftalarca kolu alçıda dolaştı. O alçı, sadece çatlayan kemiğinin değil hem bu dünyada hem ötelerde, korunmuş iffetinin de mührüydü.

***

Tarık, henüz iki yıllık öğretmendi. Yeni evlenmişti. Gençti, yakışıklıydı, halk tabiriyle tam bir erkek güzeliydi. Öğretmen olan eşi de kendisi gibi KHK’lıydı. Tarık da zar zor bir pastanede iş bulmuştu. Pastane, şehrin elit bir semtinde, işlek bir yerdeydi.

Müşteriler arasında, özellikle yaz aylarında, oldukça açık kıyafetlerle gelen hanımlar eksik olmuyordu. Tarık işine yoğunlaşıyor, mümkün olduğunca gözlerini başka tarafa kaydırıyordu.

Müdavimler arasında güzel, alımlı, genç bir kadın vardı. Bir gün telefonla pasta siparişi verdi. Tarık her zaman olduğu gibi özenle paketi hazırlayıp adrese gitti. Kadın,

— Ellerim temiz değil, paketi mutfağa bırakabilir misin, dedi ve kapısı açık duran mutfağı işaret etti.

Tarık, ayakkabılarını çıkarıp mutfağa yöneldi. Bu arada kadın kapıyı kilitlemiş, üzerini örten uzun kıyafeti çıkarmıştı. Tarık arkasını dönünce karşılaştığı manzara karşısında dondu kaldı. Kadın bütün cilvesiyle yatak odasını işaret ederek,

— Haydi gel, dedi, tıpkı Züleyha’nın Yusuf aleyhisselâm’a yaptığı gibi.

Tarık dehşet içinde kapıya koştu ama kapı kilitliydi. Kadın üzerine gelince salona kaçtı. O kaçıyor, kadın kovalıyordu. Sonunda kadın, umduğunu bulamayınca öfkeyle:

— Yazık senin erkekliğine! Hadi defol git, diyerek kapıyı açtı.

Tarık dışarı çıkar çıkmaz derin bir nefes aldı. Rabbine şükretti. Ama kadın bununla da yetinmedi. Pastaneye uğradıkça Tarık’a:

— Sen nasıl erkeksin, yuh senin erkekliğine, diye hakaretler savuruyordu.

O bilmiyordu ki onun erkekliğinde bir kusur yoktu. Aksine o, er oğlu erdi. Tam bir babayiğitti. O, bir hizmet insanıydı. Bu uğurda nice bedeller ödemiş ama onurunu korumuştu. Onu dizginleyen tek şey, Rabbine olan bağlılığı ve âhirete sarsılmaz inancıydı.

***

Bu hikâyeler aslında sadece onların değil; benzer kaderi paylaşan on binlerce KHK’lının ortak hikâyesiydi. Adları farklıydı belki ama acıları, imtihanları ve dimdik duruşları aynıydı.

Dipnotlar

[1] Hikâyede anlatılan olaylar gerçek, isimler ve ayrıntılar kurgudur.

[2] 15 Temmuz darbe tiyatrosu.

[3] Kadı Karakuşî, keyfi ve absürt kararlarıyla bilinen sembolik bir figürdür.

 

Bu yazıyı paylaş