YARATILIŞ HAKİKATİ ve Sebep-Netice Aldanması

Bazı insanların biyolojik evrime inanmalarının sebebi, bilimsel olarak neyin olabileceğini, neyin olamayacağını takdir edememelerinden kaynaklanır. Evrim tabiri bugün biyolojik çeşitlilik veya biyolojik değişim diyebileceğimiz canlılardaki belli sınırlar içindeki değişimi ifade etmek yerine, daha önceden var olmayan bir şeyin, hiçbir sebebi olmadan, tamamen tesadüf eseri olarak kendi kendine ortaya çıkması mânâsında kullanılmaktadır. Evrim inancını savunanlar bir şeyin, diyelim ki “gözümüzün, tamamen tesadüfen meydana gelmesi”, hiçbir şuurlu insanın kabul edemeyeceği kadar imkânsız olduğundan, bunu mâkulleştirmek veya kendi kendilerini kandırmak için değişik sebepler bulurlar. Bunların önde gelenlerinden bir tanesi, hikmet ile sebebi birbirine karıştırmalarından kaynaklanmaktadır. Tipik bir örnek olarak, “Işığı algılayan bir gözümüz olmasaydı insanlar/hayvanlar yaşayamaz, ölürlerdi; onun için gözümüz vardır.” şeklinde bir ifade kullanırlarken, gözümüzle görüyor olmamızın hikmetini, gözümüzün olmasının sebebi olarak görürler. Bilimler, hep aynı şekilde tekrar eden sebeb-sonuç ilişkilerini inceler/inceleyebilir. Akılsız atomları, moleküller, hücreler ve dokular şeklinde düzenleyip her birini sebep olarak vazifelendiren, Allah’ın ilim ve kudretidir. Bir gözün yoktan var olmasına yol açabilecek hiçbir sebep-sonuç zinciri yoktur. Sonsuza kadar beklesek de tesadüfen bir göz ortaya çıkmaz. Kaldı ki uzun zaman dilimleri içinde entropi dediğimiz olgudan dolayı varlığın mahiyeti değişmekte, entalpi dediğimiz olgudan dolayı ısılar eşitlenmekte ve kâinatın atomik kompozisyonu değişmektedir. Bütün bu değişimler, bazı olayların aynı şekilde tekrar edip “belki” olabilir düşüncesini engeller.

Yanılgılar

Keçilerin ayakları neden kayalara tırmanmaya uygun? Çünkü ayakları öyle olmasaydı, sarp tepelere tırmanamayacak ve yırtıcı hayvanlara yem olacaklardı. Midemiz neden asidik? Çünkü öyle olmasaydı yediğimiz proteinleri eritemez ve gıdamızı alamazdık. Ağaçların yaprakları neden yeşil? Çünkü, yapraklar yeşil rengini fotosentezde kullanılan klorofil pigmentinden alırlar ve klorofil olmasaydı ağaçlar, gıda olacak glikozu üretemezlerdi. Bunların hiçbiri sebep değildir, hepsi hikmettir. Sebep, ancak ve ancak her şeyi bilen, her şeye gücü yeten, her şeyi takdir eden Allah’tır. Her bir hikmet de Allah’ın küllî iradesinin işaretidir/delilidir. Nereden biliyoruz? Cüz’î irademizden biliyoruz.

Küllî İrade – Cüz’î İrade

Evlerin çatıları neden düz değil de eğik? Çünkü o evlerin çatısı düz olsaydı, çatıda su birikeceğini, evin içine su sızacağını ve evin ömrünün azalacağını bilen bir mühendisin öyle bir plan takdir etmesi ve ustaların da ona göre inşa etmelerinden dolayı evlerin çatıları eğiktir. Bu demektir ki evlerin çatılarının eğik olması istenmiş, öyle irade edilmiştir. Yollar neden düz ve sürekli? Çünkü o yollardan tekerlekli vasıtalar geçeceğini, insanların bu vasıtalarla bir konumdan başka bir konuma seyahat edeceklerini bilen mühendisler öyle dizayn etmişler ve ustalar da ona göre inşa etmişlerdir. Arabaların neden koltukları var? Çünkü, arabaları insanlar kullanırlar. İnsanın anatomik yapısını bilen ve bu arabaların en iyi oturarak kullanılabileceğini düşünen mühendisler arabaları ona göre dizayn etmişler, fabrikalarda işçiler de arabaları ona göre üretmişlerdir. Bütün bunların olmasının sebebi, insanların öyle olmasını isteyip cüz’î iradeleriyle yapılması gerekeni yapmalarıdır. İnsanlar, Allah’ın kendilerine vermiş olduğu cüz’î iradeyi kullanıp akıllı ve şuurlu olarak inisiyatif almışlardır.

O zaman küllî irade nedir? Keçinin ayaklarını takdir eden, midemizi asidik yapan, ağaç yapraklarını dizayn edip içine yeşil renkli klorofil maddesini koyan ve insana kâinata müdahale etme kabiliyetini ve yetkisini, yani halifelik makamını veren Allah’ın iradesidir. Küllî iradesiyle öyle takdir etmiş, öyle istemiş ve öyle de olmuştur. Sebep, Allah’ın öyle murat buyurmasıdır.

İnsanlara cüz’î iradenin verilmiş olmasının hikmeti, Allah’ın küllî iradesini fark edip maşaallah, bârekallah, sübhanallah diyerek hayretlerle Allah’ı tesbih etmeleri, müsebbibü’l-esbâb, yani bütün sebeplerin sebebi olan Allah’a teveccüh etmeleridir.

 

Bilimler Nedir?

Fizik, kimya, biyoloji gibi tabiî bilimler, sosyal bilimler ya da bilim olarak adlandırabileceğimiz ne olursa olsun bütün varlıklar, zerrelerin ve varlıkların belli bir nizama göre ölçülebilen, belli kurallar dâhilinde hareket eden ve bundan dolayı gelecekte nasıl davranacakları da tahmin edilebilmesinden dolayı bilimin konusudurlar. Bilimler ancak hep aynı şekilde tekrar eden sebep-netice münasebetlerini inceleyebilir. Eğer bir değişim böyle bir sebep-netice münasebeti içinde izah edilebiliyorsa bu evrim değil, bilimdir. Çünkü o sebep-netice münasebeti zaten vardır.

Tabiatta bilimsel olarak incelenen birçok değişim zaten vardır. Mesela, böceklerin büyük bir grubunda metamorfoz sonucu tırtıl olarak yumurtadan çıkan larvalar kendi ördükleri kozanın içinde kelebeğe dönüşürler.  Bu tür değişiklikler hormonlar ve genetik faktörlerle meydana geldiği için bilimin çalışma alanına girer. Böceğin hayat serencâmındaki bu değişimle farklı bir forma dönüşmesi bilimin konusudur ama evrim değildir.

“Ada devleşmesi” dediğimiz değişim, bazı hayvanların bir şekilde bir adaya düşmesi ve zaman içinde tabiî yırtıcılarının ve besin rekabetinin olmaması ve ekolojik boşluklardan ötürü ortaya çıkar. Endonezya’daki Komodo ejderi, Galapagos adalarındaki dev kaplumbağalar ve nesli tükenmiş olan Dodo kuşu, ada devleşmesine misallerdir. Ama hayvanların bu şekilde vücutlarının büyümesinin bilimsel açıklaması vardır. Bütün bu değişimler sebep-sonuç zinciri içinde incelenebilen değişimler olarak biyoloji biliminin konusudur.

Eğer adaya düşen hayvanların içinde bulunduğu şartlar daha farklıysa bu sefer ada devleşmesi değil, ada cüceleşmesi dediğimiz başka bir dönüşüm meydana gelir. Eğer besin imkânları ve yaşama mekânı kısıtlı ise hayvanların boyutlarında küçülme görülür. Cüce filler ve su aygırları veya Karayip adalarında görülen bazı küçük ceylanlar bu tür değişimlere misallerdir. Burada da gördüğümüz üzere, bu değişimleri geçiren hayvanlarda daha önce olmayan organlar hiç yoktan ortaya çıkmıyor. Sadece sebep-sonuç ilişkileri içinde yaratıldığı günden itibaren mevcut olan özellikleri, belli tür sınırları içinde bilimle açıklanabilen değişime uğramaktadır.

Bu değişimler dünyanın farklı yer, farklı zaman ve farklı hayvanlarında gözlemlenmiştir. Demek ki bu büyümeyi/küçülmeyi tetikleyen bir sistem zaten vardır. Canlı sistemlerde daha önce bulunmayan organların evrimcilerin iddia ettikleri gibi tesadüfen, kazayla veya kendi kendine ortaya çıkmaları matematik ihtimalleri hesabıyla sıfırdır.

Genetik varyasyonların zengin çeşitliliği ile aynı tür içinde farklı özelliklere sahip tipler meydana gelir; bunlar arasında güçlü olanların yaşayıp hayata tutunması tabiî seleksiyon olarak nitelendirilir. Fakat bu seleksiyonun olabilmesi için öncelikle genetik çeşitlenmenin ve bu çeşitlenmeyi meydana getirecek makul bir sebepler zincirinin olması lazımdır. Daha sonra o farklı genomların ortama uygun olanlarının hayatı devam eder, ama orijinal bir dizayn ve plana sahip herhangi bir şey yokken mükemmel bir dizaynın meydana gelmesini bekleyemezsiniz.

 

Mars’ta Neler Oluyor?

Diyelim ki siz Mars’a gittiniz. Karşınızda kocaman bir ev gördünüz. Kapısı var, pencereleri var, bacası var. Su boruları döşenmiş, elektrik tesisatı yapılmış! Böyle bir evin Mars’ta ya da kâinatın herhangi bir yerinde olmasının bilimsel hiçbir izahı yoktur. Bilimin inceleme sahasına giren, formülleştirilmiş, bir sebep-netice zinciri içinde bu Mars’taki evin bir izahı yoktur. Sadece bu evin var olması yetmez, o evin doğurup yeni evler türetmesi, düşmanları geldiği zaman kendini müdafaa etmesi, bir yeri hasar gördüğü zaman kendi kendini tamir etmesi vb. de lazım. Şimdi bunların hepsi tesadüfen mi olacak? Siz sonsuza kadar bekleseniz de cansız maddelerin bir araya gelmesiyle kendi kendine tesadüfen bir ev oluşmaz.

Kendi kendine bir ev olabileceğini düşünmediğimiz gibi, kendi kendine tek hücreli bir canlının olabileceğini de düşünemeyiz. Tek hücreli bir canlının çok özel seçilmiş bir zarı, enerji üretimi için mitokondrileri, sentezler yapan biyolojik makineleri (ribozom, golgi) ve kendini koruma mekanizmaları vardır. Tek hücreli bir canlıyı dizayn etmek, insanların yaptığı bir evden daha kolay değildir. Üstüne üstlük bu hücrenin bir de hayat sahibi olması, evrim için başlı başına aşılamaz bir problemdir.

İnsanın aklına, bu değişimlerin parça parça gerçekleşmesinin daha kolay olabileceği gelebilir; ama bu değişimlerin parça parça olması, hepsinin birden olmasından çok daha zordur. Siz bir ev yapmak istediğinizde, o evin oda sayısı, yüksekliği, elektrik ihtiyacı, su ihtiyacı, inşaatta kullanılacak çeşitli yapı malzemeleri vs. hepsini birden bilip her bir parçayı ona göre dizayn edip belirlemeniz lazım. Bütün bu parçalar birbiriyle bir münasebet içinde bağlıdır. Önce bir parçasını diğer hiçbir parçayı bilmeden yapalım, sonra diğerlerini yaparız diyerek bir ev yapamazsınız. Benzer şekilde gözümüzün dizaynı da bütün şartları ve parçaları bilerek ancak yapılır. Işığın özelliklerini bileceksin, beynin nasıl çalıştığını bileceksin, sinir sisteminin nasıl veri ilettiğini bileceksin, hangi besin kaynaklarının geleceğini bileceksin, var olan ortamın fizikî şartlarını bileceksin ve bu şartların kurutucu, ezici, yaralayıcı tesirlerini bilip yaptığınız gözü korumak için kaş, kirpik ve kapak gibi yüzlerce faktöre ait bilgiyi bilmeden bir göz dizayn edemezsiniz.

Neyi Görmek İstersen Onu Görürsün

Peki insanlar bu kadar imkânsızlıkların niye farkında değiller? Mânâ-yı harfî ile değil, mânâ-yı ismiyle baktıkları için, bu ev çok güzelmiş diyorlar ama bu evi yapanlar çok güzel yapmışlar diyemiyorlar. Bu kiraz ağacı çok güzel diyorlar ama bu kiraz ağacını Allah ne güzel yaratmış diyemiyorlar. Bir hücre çok mükemmel diyorlar ama bu hücreyi Allah ne kadar da iyi dizayn etmiş diyemiyorlar. Niyet ve nazarlarındaki çarpıklıktan dolayı, baktıkları eşyanın üzerindeki sanatkârı ve nakkaşı göremiyorlar.

Netice olarak, bilimler hep aynı şekilde tekrar eden sebep-netice zincirlerini inceler. Bir hayvanın şu özelliği olmasaydı, o da var olamazdı şeklinde düşünmek, o özelliğin var olmasının sebebini açıklamak değildir. Bir şeyin var olmasını bilimsel olarak açıklamak istiyorsanız bir sebep-netice zincirini göstermeniz lazım. Bütün kâinatta işleyen nizamda her şey çok mükemmel olduğu için[1] insanlar sebeplere perestiş edip sebeplerin arkasındaki müsebbibü’l-esbâbı, yani “Şiddet-i zuhurundan gizlenen”[2] Rablerini göremeyebiliyorlar. Hiçbir maddî, fizikî veya kimyevî sebepte ilim, irade, öngörü, sanatçılık, merhamet yoktur. İnsanların bir kısmı sebeplerle yaşamaya çok alışık olduklarından, sebeplerin arkasındaki Rablerini tanımaları için bir gayret göstermeleri, varlıkların sanatlı ve hikmetli yaratılışlarına dikkat edip görünenlerin arkasındaki Sanatkârı aramaları gerekmektedir.

 

Dipnotlar

 

[1] Bkz. Mülk sûresi, 67/3: “Gözünü çevir de bak: Herhangi bir kusur görebilir misin?”

[2] “Şiddet-i zuhurundan gizlenmek” (Çok açık ve kuşatıcı tecelli ettiği için fark edilememek) tabirinin İmam-ı Gazzalî’den Bediüzzaman Hazretlerine kadar birçok âlim tarafından kullanıldığı görülür.

Bu yazıyı paylaş