O.P. Jindal Global University’nin ev sahipliğinde, Indialogue Foundation’ın katkılarıyla 5-6 Şubat tarihlerinde Hindistan’ın başkenti Yeni Delhi’de, “Hizmet Hareketi Üzerine Uluslararası Konferans, 2026” başlıklı önemli bir akademik toplantı gerçekleştirildi. Konferansın ana teması, “Farklılıkların Bir Arada Yaşadığı, Çoğulcu Toplumlarda Güven ve İş Birliği İnşa Etmede Sosyal Hareketlerin Rolü.” idi. Dr. Arhan Kardaş ile birlikte orada AfSV’nin (Alliance for Shared Values)* yayımlamış olduğu Hizmet Değerlerinin Dinî Temelleri çalışması üzerine bir tebliğ sunduk. Aşağıda okuyacağınız satırlarda o tebliğde yer alan; temel insan hakları ve özgürlüklerini merkeze alan bir değerlendirme bulacaksınız.
Günümüz dünyasında temel insan hakları, siyasî ve hukukî sahada tartışmalara konu olduğu kadar, teolojik tartışmalara da mevzu teşkil etmektedir. “Din, evrensel insan hakları fikriyle nasıl bir ilişki kuracaktır? Hakları sınırlayan bir üst norm olarak mı konumlanacak, yoksa insan onurunu tahkim eden aşkın bir ahlâkî zemin mi sunacaktır?” gibi sorular bu tartışmaların mahiyetini ortaya koymaktadır. İşin garibi özellikle İslam dünyasında bu sorulara uzun süredir farklı cevaplar verilmektedir.
Mesela İslam coğrafyasında kaleme alınan bazı insan hakları bildirgeleri, hak ve özgürlükleri “şeriata uygunluk” kaydıyla tanımlamakta, hakların kaynağını ve sınırını belirli normatif hukuk yorumlarına bağlamaktadır. Halbuki bu yaklaşım, dinin bütüncül ufkunu çoğu zaman tarihsel fıkhî bir çerçeveye indirgemektedir. Oysa din, yalnızca belirli bir dönemin hukukî formülasyonlarından ibaret değildir. Kur’ân, Sünnet ve 14 asırlık İslam ilim geleneği birlikte okunduğunda, insanın temel hak ve hürriyetlerinin çok daha köklü ve ontolojik bir zeminde kendine yer bulduğu görülür.
“Hizmet Hareketi’nin Temel Değerlerinin Dinî Kaynakları” metni tam da bu noktada dikkat çekici bir yönelim sergilemektedir. Şöyle ki metin, insan haklarını iman üzerinden değil, âdemiyet üzerinden temellendirmektedir. Kaldı ki bu yaklaşım, İslam hukuk düşüncesi içinde yabancı değildir. Nitekim klasik Hanefî usûl geleneğinde insanın doğuştan hak ehliyetine sahip olduğu kabul edilmiştir. Özellikle İmam Debûsî, insanın zimmet ve ismet sahibi oluşunu onun mümin ya da gayrimüslim oluşuna değil, insan oluşuna bağlar. “İsmet âdemiyetledir.” ilkesi, can dokunulmazlığının, temel hakların ve hukukî ehliyetin imanla değil insanlıkla irtibatlandırıldığını gösterir. Bu yaklaşım, hakları dinî kimliğe bağlı bir ayrıcalık olmaktan çıkarıp yaratılışın bir gereği olarak konumlandırır.
İşin aslına bakılırsa bu perspektifin kökleri kurucu imamlar dönemine kadar gider. Söz gelimi Ebu Hanife’nin fıkıh anlayışı, hukuku salt siyasal otoritenin veya dar bir yorum geleneğinin tahakkümüne bırakmaz; onu aklî ve evrensel ilkelerle irtibatlı bir zemine oturtur. Bu usûlî miras, din ile evrensel hukuk arasında zorunlu bir gerilim olmadığını; bilakis insan onurunu esas alan bir kesişim alanı bulunduğunu göstermektedir.
Söz konusu metnin en önemli özelliklerinden biri, evrensel insan hakları normlarına karşı savunmacı ya da rezerv koyan bir dil kullanmamasıdır. Haklar, “Şer‘î sınırlara tâbidir.” şeklinde çerçevelenmemekte; aksine insan onurunun korunması, çoğulculuğun kabulü ve hukukun üstünlüğü gibi ilkeler imanî bir sorumluluk bilinciyle temellendirilmektedir. Bu tavır, dinî referansın daraltıcı değil derinleştirici bir rol üstlenebileceğini göstermektedir. Din burada, hakları sınırlayan bir kontrol mekanizması değil; insanı aşırılıklardan koruyan ve başkasının hakkına riayeti vicdanî bir yükümlülük hâline getiren ahlâkî bir ufuk sunmaktadır.
Bu çalışmanın genelinde kullanılan dil de bu yaklaşıma destek vermektedir. 91 sayfalık metin boyunca emsali İslam ülkelerinde yayımlanan metinler gibi ümmet merkezli dil kullanılmamış, aksine insanlık ailesini esas alan bir dil tercih edilmiştir. Söz gelimi çoğulculuk, zorunlu bir katlanma hâli değil; ilahî hikmetin bir tecellisi olarak anlatılır. Farklı din, dil, cins, kültür ve kimliklerin varlığı bir tehdit değil, karşılıklı öğrenme ve zenginleşme vesilesi şeklinde sunulur. Bu ise Kur’ân’ın insanlığı farklı kavim ve kabilelere ayırmasını “tanışma” hikmetine bağlayan perspektifiyle uyumludur.
Netice itibarıyla “Hizmet Hareketi’nin Temel Değerlerinin Dinî Kaynakları” metni, İslam düşüncesinin savunmacı reflekslerle sınırlı kalmak zorunda olmadığını göstermektedir. İnsan onurunu merkeze alan, hakları âdemiyetle temellendiren ve çoğulculuğu ilahî bir zenginlik olarak gören bir perspektif, İslam’ın kendi kaynaklarından beslenerek inşa edilebilir.
Bugün asıl soru şudur: Din, hakları daraltan bir sınır diliyle mi konuşacaktır; yoksa insan onurunu tahkim eden evrensel bir ahlâk dili mi geliştirecektir? Bu tercih, yalnızca bir hareketin değil, çağdaş dinî düşüncenin istikametini belirleyecek mahiyettedir. Hizmet değerlerinin dinî temellendirilmesi çalışması, bu ikinci istikametin yalnızca mümkün ve sahici değil, daha doğru bir ifadeyle gerçekçi olduğunu göstermektedir.
________
* Alliance for Shared Values (AfSV): ABD’de Hizmet hareketiyle ilişkili kuruluşlar için iş birliğine yönelik merkezî bir platform ve ortak bir ses olarak faaliyet gösteren bir sivil toplum kuruluşudur. Türkçede “Paylaşılan Değerler İttifakı” şeklinde ifade edilebilir.