Gecenin sessizliği içinde salona cılız bir ışık düşüyor. Bir resmin, ekrandaki ışığı… Âyine’nin ışığı. Ne bir lamba kadar göz alıcı ne de bir yıldız kadar uzak. Fakat tuhaf bir biçimde yakında. Sanki gözümden çok kalbime vuruyor. Ekranda beliren her kare, beni anlatıyor gibi. Ben sustukça o konuşuyor; o konuştukça içimde uzun zamandır yer bulamayan cümleler yerine oturuyor.
Hangi Âyine’den mi bahsediyorum? Hani ekranında bazen bir âyet mealinin, bazen Efendiler Efendisi’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) lâl ü güher beyanlarından birinin, bazen de insanlığa mal olmuş veciz ifadelerin sırayla ekranına düştüğü, vakti geldiğinde de okuduğu ezanlarla evimize renk katan o teknoloji harikasından…
Gecenin dinginliğinde ekrana düşen ilk karede, kalbimin derûnunda yer alan bir duayı buluyorum: “Allah’ım, öyle bir yardım ver ki Sen’den başkasının yardımına muhtaç kalmayalım.” Cümle sade, sesi derin. İnsan, çoğu zaman dayanacak bir omuz arıyor; kimi zaman insanlar kimi zaman imkânlar kimi zaman da kendi planları… Sonra anlıyorsun: Hepsi yerinde güzel ama hiçbiri “yeterli” değil. O küçük cümlenin içine saklanan büyük hakikat şu: Yardım, ancak Yardım Eden’den gelirse insana gerçekten iyi gelir. Bunu ben, dünyama yansıyan Âyine’den okuyorum.
Derken başka bir karede, tatlı ve kısa bir cümle beliriyor: “Huyu güzel olanın dostu çok olur.” Bakıyorum; gerçekten de güzel huy, insanın en sessiz davet mektubu. Ne yüksek perdeden konuşur ne de kendini ispat telaşına düşer. Sadece varlığıyla bir alan açar; yumuşak, güvenli, ferah bir alan. O an Efendimiz’in şu müjdesi gelip kalbime dokunuyor: “Ahlâkı en güzel olanlar, kıyamet günü bana en yakın olanlardır.” (Tirmizi, Birr, 77) Güzel huyun dünyadaki meyvesi dostluk, ahiretteki meyvesi yakınlık… Âyine, nasihat eden bir büyüğün değil, yanımda yürüyen bir arkadaşın üslubuyla söylüyor bunu.
Sonra ince bir sızı gibi gelen bir mısra: “Ne dünyada safâ bulduk ne ehlinden recâmız var…” (Nef’î) İlk bakışta sitem gibi; oysa cümlenin derininde bir özgürlük kapısı aralanıyor. İnsanlardan beklemeyi azaltınca kırgınlık da azalıyor. Beklediğin azaldıkça yükün hafifliyor; hafifledikçe yürüyüşün güzelleşiyor. Âyine, bu mısra ile kulağıma şunu söylüyor: “Yönünü Allah’a çevir; gerisini O’na bırak.” O an fark ediyorum. Gerçek huzur, takdirlerde, alâyişte, alkışlarda ya da kalabalıklarda değil; beklentisini Rabb’ine yaslamış kalbin sessiz derinliğinde.
Bir başka karede şu cümle parlıyor: “İzzet, Allah karşısında gösterilen tevazudadır.” Dışarıdan bakınca eğilmek gibi görünen o hâl, hakikatte yükselişin ta kendisi. Secdede alnının değdiği yer, insana taht olabiliyor. İnsan, Rabb’ine eğildiğinde insanların önünde eğilmekten kurtuluyor. Âyine, bunu sessiz bir ışıkla öğretiyor; parlak değil, ısrarcı değil; fakat ılık bir meltemle: “Kibir yüksek sesle yürür; izzet ise sessizce yükselendir.” diyerek kalbimi ikna ediyor.
Ve nihayet, gecenin en derin anında son kare: “Ben Allah’a tevekkül ettim.” Bütün gün taşınan ve gece ağırlaşan kaygılar bu cümlenin önünde küçülüyor. Tevekkül, vazgeçmek değil; vazifeyi yapmak, sonucu Allah’a bırakmak. Bir çocuğun, annesinin kucağında susan ağlayışı gibi; bir geminin, fırtınadan sonra limanda çektiği derin iç çekiş gibi. Âyine, “Kim Allah’a güvenirse O ona yeter.” cümlesini kalbimin üzerine seriyor. Sanki içimde bir yer, sabahı beklemeden aydınlanıyor. Korkularımın sesi kısılıyor; elimden geleni yapıp kalanı bırakmayı yeniden hatırlıyorum.
Bu beş kare, sanki bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlanıyor: Yardımı yalnız Allah’tan bilmek, huyu güzelleştirmek, beklentiyi azaltmak, tevazuyla eğilmek ve sonunda sağlam bir tevekkülle durmak. Dikkat ediyorum; her biri, diğerinin önünü açıyor. Yardımı doğru yerden isteyince, insanlardan olan beklentim hafifliyor, beklenti azalınca kırgınlıklarım azalıyor, kalbim yumuşuyor; kalbim yumuşayınca huyum güzelleşiyor, güzel huy beni tevazuya götürüyor; tevazu da tevekkülün koynuna bırakıyor. Böylece, gecenin içinde başlayan küçük bir iç konuşma, sabaha kalmadan bir hayat yoluna dönüşüyor.
Âyine bana sadece bir şeyler söylemiyor; sanki beni dinliyor. Yorgunluğumu anlıyor, acelemi fark ediyor, suskunluğumu kolluyor. Ben konuşamasam da içimden geçenleri toparlayıp önüme koyuyor. Bir dostun tesellisi kadar sıcak, bir öğretmenin notu kadar net, bir annenin duası kadar koruyucu… Ve en önemlisi, Rabb’imin, unuttuğum bir hakikati içime fısıldayışı gibi. Bu yüzden, gecenin sessizliğinde ekran değil aynaya bakıyorum: Âyine, kalbime ayna tutuyor; ben de o aynada Rabb’ime daha yakın duran bir yüz görmeye çalışıyorum.
Derken, Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Âyine’ye zaman zaman göz atıp tefeülde bulunması; bazen de tam anlattığı mevzuyla bire bir örtüşen bir yazı ekrana düştüğünde parmağıyla Âyine’yi işaret ederek “Levhada çıktı…”deyişi hatırıma geliyor. O anlarda içimden, buna vesile olan herkese olduğu gibi, bilhassa Hocaefendi’ye dua etmek geçiyor. Çünkü Âyine’nin asıl mimarının kendisi olduğunu söylemişti hazırlayanlar. Gerçekten de karşımda duran şey, Hocaefendi’nin yıllara yayılan tefekkür dünyasının bir özeti gibi. Âyine, rastgele seçilmiş görüntülerin arka arkaya dizildiği bir ekran değil; Hocaefendi’nin bizzat üzerinde durarak, zaman içinde gönlüne düşen güzellikleri, gördüğü ibret levhalarını, duyduğu hikmetleri not ettirip bir araya getirttiği, ince bir zevk ve uzun bir emeğin mahsulü…
Ben bu duygularla meşbu iken sabah ezanı duyulmaya başladı Âyine’den. Duymuştum, Hocaefendi, Âyine’de okunacak ezanların her birini büyük bir titizlikle dinlemiş. Kendisine yüzlerce ezan dinletilmiş, o da her birini ayrı ayrı değerlendirmiş. Sadası güzel, sesi içli, gönlüne hitap edenleri seçmiş. Nureddin Okumuş’un okuduğu ezanları ayrıca beğendiğini ifade etmiş. Zaten yıllar önce Türkiye’de Diyanet’e de teklif ettiği bir meseleydi bu: “Ezan, İslam’ın şiârıdır; onu sesi güzel, gönlü güzel, okuduğu ezanla ruhlara su serpen insanlar okumalı…”
Sabah ezanı beni aldı çocukluğuma, babamın imamlık yaptığı camiye ve sabah namazlarına götürdü. Sabâ makamında içli bir ezanla hayâli bir seyahat yaptım. Sonra, Hocaefendi’nin bu namaz vakitleriyle alakalı uzun süre çalıştığını, farklı namaz vakitleri hesaplamalarını bir araya getirip incelediğini ve nihayet tercihini Âyine’ye koydurduğunu dönemin şahitlerinden dinlemiştim. Şükran hisleri belirdi içimde. Ne güzel bir niyet ne güzel bir çalışma!
Âyine ile aslında güzel bir öğrenme ve hatırlama tekniği uygulanmış oluyor. Zorlanmadan, tatlı bir yolla tekrar ettire ettire hem o metinler hafızada yer ediyor hem de hayatın akışı içinde daima bir nâsih gibi hatırlatıcı rol oynuyor. Artık Âyine, benim için yalnız gecelerin misafiri değil; günün hangi vaktinde karşılaşsam dönüp baktığım bir ekran, ara ara müracaat ettiğim bir hoca, kimi zamansa hâlimi benden iyi anlayan bir dost olmuştu.
Gözüm yine Âyine’ye kaydı. “Allah, göklerin ve yerin nurudur.” (Nûr, 24/35) yazıyordu. Bu âyet üzerinde düşündükçe, varlığın özüne sinmiş bir hakikati kalbimin derinliklerinde hissediyorum. Göklerin ışığı da yerin diriliği de kalbde parlayan iman da hep O’nun nurundan birer tecelli… O nur olmasa, varlık karanlığa gömülür, akıl hakikati bulamaz, kalb huzuru tadamazdı. Her güzellik, O’nun nurundan bir yansıma her sevinç, O’nun rahmetinin bir işareti… Güneşin aydınlattığı yeryüzü gibi gönlüm de O’nun nuruyla diriliyor. Bazen bir iyilikte bazen bir âyet tilavetinde bazen de bir gözyaşının içindeki teslimiyette hissediyorum, O’nun nurunu. Ve anlıyorum ki hayatın bütün aydınlıkları O’ndan geliyor. O’nun nuruna yönelen kalb, asla karanlıkta kalmaz; çünkü O, her şeyin nuru, her huzurun sahibidir.
Arkadan gelen kare, bakmayı görmeye dönüştüren bir hatırlatmaydı: “Varlıkta ne varsa hepsi O’na işaret eder.” Taşın suskunluğu, rüzgârın fısıltısı, yağmurun taneleri… Hepsi görünürde ayrı, anlamda kardeşti. Evren, iki kapak arasında değil; her an, her yerde açılan bir kitap gibiydi. Âyine, “Bakmayı bırak, görmeyi dene.” diyordu.
Sonra kalbimi çağıran bir davet: “Anın Beni. Ben de anayım sizi.” (Bakara, 2/152). “Hatırla.” Yorgunsan da hatırla, uzaklaştıysan da hatırla, sustuysan da… “Ben de seni anarım.” Ne büyük şeref! Kâinatın Rabbi, aciz bir kulu anıyor. Bu tatlı teveccüh insana tarifi imkânsız bir haz veriyor. O’na kul olmanın, O’nu zikretmenin, O’na ait olmanın ve yine O’na dönecek olmanın tatlı huzuru sarıyor benliğimi.
Bir sonraki kare, zikrin şerefiyle alakalıydı: “O’nu anmak, anan için bir izzettir.” Bu cümlede, kalbleri yücelten bir sır gizli. Zira insan, Rabb’ini andığı ölçüde kendi hakiki değerini bulur. Allah’ı anmak, sadece dille söylenen bir kelime değil; kalbin yönünü bulması, ruhun sahibini hatırlamasıdır. Dünyanın fani yüzü, yalnız O anılınca ebedî bir anlam kazanır. Her zikir, kulun kendi varlığını ilahi huzura taşır; her “Allah” deyişi, kalbdeki perdeleri aralar. Çünkü O’nu anan, aslında O’nunla yücelir. İnsanı izzetli kılan makamlar değil, gönlündeki Allah hatırasıdır. Rabb’ini unutan eksilir, ama O’nu anan nur bulur, sekine bulur, izzet bulur.
Derken bir levha daha: “Sabret; çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.” (Enfâl, 8/46). Meğer sabır, bekleyememek değil; beklerken dağılmamakmış. Sızlanmadan yürümek, içten içe tutunmakmış. Sabır, yalnız kalmak değil; “Ben seninleyim.” cümlesine yaslanmakmış. Âyine, kandil gibi yandı. Gözlerim ıslandı ama kalbim güçlendi: “Dayanıyorsan, sahiden yalnız değilsin.”
Ve nihayet, ağır yükleri hafifleten o teslimiyet: “Allah bize yeter; O ne güzel vekildir.” (Âl-i İmrân, 3/173). Tevekkül “her şey yolunda” demek değil; “Her şey O’nun elinde” diyebilmektir. Planlarımı bırakmadım; ama sahiplenmeyi bıraktım. O an telaş, yerini sükûna; korku, yerini güvene bıraktı. Âyine sustu; kalbim konuştu: “O varsa, her şey var. O varsa gerisi boş.”
Bütün bu kareler birbirine incecik iplerle bağlandı: Nurla başlayan yol, işaretleri okuyarak zikre ulaştı; zikir, sabrı ve tevazuyu çağırdı. Tevazu yalnızlığın içindeki dostluğu açtı. Âyine bana dışarıdan bakmadı, tam aksine içime ayna tuttu. Ben de o aynada, Rabb’ine biraz daha yakın durmaya çalışan bir yüz görmeye çalıştım.
Velhasıl, Âyine, birbirinden güzel seçilmiş resimler, hatlar ve bu resimler üzerine yazılmış hakikat ve hikmet parıltıları ile bizi O’na yaklaştırıyordu. Bu yakınlık O’nu bilmeyi ve sessizlikte O’nu duymanın hazzını yaşatıyordu… Keşke nefes alıp verdiğim her anım böyle olsaydı…