
Annemin elleriyle başladı yol, avlunun taşlarına sinmiş bir dua gibi sırtımı okşadı. “Git!” dedi, “Bu yangını söndürmeye değil, aşkını yakmaya git!” Hatta acele davran, koş,

‘Bir’ var için yok olmaya geldinse, güzellikten Çatlayan müşfik üzüm çubuğundan söyle: Varlıkta hiçlik şarabı tatmak nedir? İki kızıl gözbebeğin, aşk deryasına dalarken Alev alev,

Fazla güzelsiniz, hayli fazla; yaşam sanılan çırpınışa beden, vatan denilen tapuya varis olmak için fazla. Güneş gibi sade, yağmur gibi harc-ı âlem, hava gibi sıradan,

Seyreyleyip bağ bahçeyi, gezer idin gençlik çağı Göz dolduran âlemleri, sezer idin gençlik çağı. Yıldan yıla durmaksızın, eskittiğin her ilkbahar Gül dermeden gülşen geçip tozar

Yalnız adam! Avuçlarında sıkarak zamanları, Affetti birer birer, kendine kötülük yapanları. İnsanlığı yüceltmekti hedefi, düşünerek âtideki ânları, Rabbim kabul etsin yaptığı bütün duaları. Yalnız adam!

Bak şimdi, şu boşluk var ya içimde; Rüzgârın uğultusu, dönerek yankılanan, Bir veda kalmış arkaik sarkıtlarda, Terleyen kristallerde gözyaşı umutlarım… Bak şimdi, şu yıldız seması

Gözyaşların süzülünce ansızın Döküldü damla damla ruhundaki acıların Titredim Bir sızı saplandı yüreğime Silebilseydi ellerim O billur misali damlacıkları Gözlerinin içindeki kırık aynaları Çaresizliğin karanlık

Gülün yaprağında bir derin yırtık Kapanır mı söyle har düştü bugün Aşina sancılar depreşir artık Umudun dağına kar düştü bugün Köz kondu yarama bir dost