Kur’ân’la Örülmüş Bir Hayat: Bekir Yılmaz

Cami, sabah namazından itibaren dolmaya başlamış, kalabalık avluya, sokaklara taşmıştı. Yurdun dört bir yanından gelen insanlar, büyük bir heyecanla öğle vaktine gelecek “hatib”i bekliyordu. Kürsü henüz boştu; fakat camide birden bir ses yankılandı. Bu ses, dinleyenleri uhreviliğe çağıran Kur’ân tilavetiydi.

Hafızın yürekten sunduğu bu muhteşem ziyafetle caminin havası değişmiş, maneviyat doruğa ulaşmıştı. Artık cemaat, birazdan başlayacak vaaz için ruhen ve kalben hazırdı.

İsmail Büyükçelebi Hocamızın, “Onun Kur’ân’ını dinlerken ayrı bir semavilik hissederdim; sanki bütün sema onun okuyuşuyla çınlardı.”[1] sözleriyle tarif ettiği bu unutulmaz sesin sahibi, Hafız Bekir Yılmaz Hocamızdı.

Muğla’dan İzmir’e Bir Ömür Yolculuğu

Bekir Yılmaz, 27 Ekim 1946 tarihinde Muğla’nın Dalaman ilçesine bağlı Şerefler köyünde dünyaya geldi. Babası Ahmet Yılmaz, annesi Ayşe Yılmaz’dır.

İlkokul eğitimini Dalaman’da tamamladıktan sonra Kur’ân-ı Kerim’e olan ilgisiyle Dalaman’daki Kur’ân kursunda eğitime başladı. Burada hocası Ali Efendi’nin teşvikiyle hafızlığa yöneldi. Hafızlık eğitimine Muğla’da başladı ve Isparta’da ünlü bestekâr Bekir Sıtkı Sezgin’in babası Hüseyin Sezgin Hoca’dan hafızlık eğitimini tamamladı. Aynı zamanda hocasından makam dersleri aldı.

İmam Hatip’in orta kısmını Isparta’da, lise kısmını ise İzmir’de dışarıdan tamamladı. 1965 yılında Denizli Allı Camii’nde Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde müezzin olarak göreve başladı. 1966 yılında evlendi ve aynı yılın Eylül ayında vatanî görevini yapmak üzere askere gitti.

Askerlik dönüşü 1971 yılında Karşıyaka Müftüsü Osman Kara’nın talebi üzerine İzmir Karşıyaka’ya geldi. Burada Karşıyaka Merkez Camii’nde Kur’ân-ı Kerim okurken sesi ve tilaveti İzmir Müftüsü Ahmet Karakullukçu’nun dikkatini çekti ve İzmir Fettah Camii’ne tayin edildi. İzmir’de çeşitli camilerde imam-hatiplik ve vaizlik yaptıktan sonra 19 Temmuz 1999’da emekli oldu. İzmir’in camilerinde okuduğu muhteşem Kur’ân tilavetleriyle yurt içinde ve dışında tanınan ve aranan müstesna bir “kâri”[2] hâline geldi.

Kur’ân Âşığı

Bekir Hoca, dostlarının ortak ifadesiyle tam bir Kur’ân âşığıydı. Hayatı Kur’ân’la bütünleşmiş; onu sadece okuyan değil, yaşayan ve yaşatan bir insandı. Yakın arkadaşı Mehmet Yıldız Bey’in ifadesiyle, “Bekir Yılmaz denildiğinde zihinde ilk canlanan şey Kur’ân’dı.”

Onu pek çok kişi, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin vaazlarından önce sunduğu enfes Kur’ân tilavetiyle tanır. Oysa bulunduğu her mecliste sohbet, onun Kur’ân ziyafetiyle başlar; dinleyenlerin gönülleri uhrevî âlemlere açılırdı.

Bekir Hoca, Kur’ân’ı güzel okumakla yetinmedi; bir ömür onun muhtevasına da hizmet etti. Peygamber Efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Sizin en hayırlınız, Kur’ân’ı öğrenen ve öğretendir.”[3] buyruğu, onun hayat düsturu oldu. Genç yaşlı demeden ulaştığı herkese Kur’ân’ı doğru okumayı ve Kur’ân ahlakıyla ahlaklanmayı öğretmeye gayret etti.

Hizmet İnsanı

Hafız Bekir Yılmaz, hayatını hizmete adamış bir insandı. Hizmet adına kendisine ne teklif edilse, tereddütsüz “hay hay” der, hemen işe koyulurdu. Onu yakından tanıyanlar; nezaketi, vakarı ve inandığı davayı hem hâliyle hem fiiliyle en güzel şekilde temsil edişiyle hatırlar.

Birlikte yol yürüyenlerin ifadesiyle, emek ve gayret noktasında yaş farkını hiç hissettirmez; yorulmak nedir bilmeden koştururdu. Ne kırıcı bir tavrına ne de bir tekasülüne şahit olundu. Uzun yıllar yaşadığı bir şehirde herkes tarafından sevilmesi, onun hizmet ahlâkının ve Kur’ân’la şekillenmiş şahsiyetinin en açık göstergesiydi. Onu yakından tanıyan Mustafa Yeşil Bey’in ifadesiyle, “Kur’ân’ın bir insanı nasıl güzelleştirdiğini görmek isteyenin Bekir Hoca’ya bakması yeterliydi.”

Resmî görevinden emekli olduktan sonra kendisini tamamen hizmete adadı. Hizmet adına çağrıldığı her yere hiç tereddüt etmeden gitti; Amerika’da ve Avrupa’da düzenlenen kamplarda aylarca talebelerin başında kaldı ve Kur’ân’dan aldığı feyzi ve manevî iklimi oralara da taşımaya çalıştı.

12 Eylül 1980 darbesinden sonra birçok insanın çekinip uzak durduğu zorlu zamanlarda bile o, Hocaefendi’nin yanında yer alarak hizmetlere devam etti.

Oğlu Enes Yılmaz’a bıraktığı vasiyet, onun hizmete bakışını tek cümlede özetler:
“Oğlum, ne olursa olsun mutlaka bu hizmetin içinde ol.”

Kadın Hizmetleri

1980’li yıllarda kadınlara yönelik hizmetler yeni şekillenmeye başlamıştı. Lise ve üniversite eğitimi almak isteyen kız öğrenciler için ilk evlerin açılması ve bu hizmetlerin gelişmesinde öncü isimlerden biri oldu. Evlerin açılmasının yanında, öğrencilerin ihtiyaçları ve rehberliği için hanımıyla birlikte ev ev dolaştı.

Bu süreçte oluşturduğu güven ortamı, birçok genç kızın eğitim hayatına devam edebilmesinde belirleyici oldu. O dönemde bu evlerde kalan bir talebesi, onun rehberliğini şöyle anlatır:

“Babam normalde Bornova’ya gidip gelmeme bile rıza göstermezken, Bekir Hocamızla tanıştıktan sonra ona duyduğu güven sayesinde öğrenci evinde kalmama izin verdi. Onun bize sağladığı bu güven, hiç tanımadığımız dünyaların kapılarını açtı.

O, bize sadece manevî eğitim vermedi; hayatı öğretti. Dünya ile ahiret arasında denge kurmayı ondan öğrendik. En çok hatırladığım nasihati şuydu: ‘Derslerinizi ihmal etmeyin. Allah’ın tekvin sıfatının neticesi olarak yarattığı kâinat kitabına ait dersleri çalışırken ‘Kur’ân okuyorum.’ deseniz, yalan söylemiş olmazsınız.’”

Nezaketi, Zarafeti, Cömertliği

Bekir Yılmaz Hocamız zarafeti, nezaketi ve cömertliğiyle tanınan örnek bir şahsiyetti. İnsanlarla münasebetlerinde son derece nazik, ölçülü ve vakur bir duruş sergiler; incinse de kimseyi incitmezdi. Onu yakından tanıyanlar, yıllar süren yakın ilişkilerde bile nezaketinden ve dengeli duruşundan taviz vermediğini ifade eder.

Zarafet, onun hayatının her alanına yansımıştı. Kılık kıyafetine gösterdiği özen, eşyaya ve çevresine karşı hassasiyeti bu inceliğin doğal bir parçasıydı. Arabasının kapısı sertçe kapatılsa rahatsız olur; sanki bir canlıya zarar verilmiş gibi hissederdi.

Cömertliği ise çoğu zaman sessiz ve gösterişsizdi. Dostlarının ihtiyaçlarını sormadan fark eder, çoğu zaman talep edilenden fazlasını karşılamaya çalışırdı. O, inceliği ve cömertliğiyle gönüllere dokunan bir insandı.

İskandinav ülkelerinde hizmet eden Alpaslan Erkam Bey’in anlattığı şu hatıra, onun bu yönünü gösteren çarpıcı örneklerden biridir:

“Kibar, giyinmesini bilen, zarafetiyle dikkat çeken biriydi. Çok cömertti. İsveç’te dört beş arkadaştık. Bizde misafir olduğu bir gün, gece gizlice ayakkabı numaralarımızı, elbise bedenlerimizi tek tek not etmiş. Daha sonra İstanbul’dan hepimize ayakkabılar, paltolar, takım elbiseler göndermişti.”

“Gaybubet” Yılları

Bütün hizmet gönüllüleri gibi o da malum zulüm sürecinden nasibini aldı. Gözaltı ve tutuklanma ihtimaline karşılık, “Zalimin işini kolaylaştırmamak lazım.” anlayışıyla evini terk etti; uzun yıllar farklı evlerde gaybubet yaşadı.

Bu süreç hem kendisi hem de eşi için son derece ağır geçti. Eşi Fatma Hanımefendi, o yılları bir valizle evden eve taşınarak geçen, sabır ve teslimiyetle örülü bir dönem olarak anlatır. Hastalıkları, gizli kalp ameliyatı ve ağır şartlara rağmen ne şikâyet etti ne de geri adım attı.

Günlerini Kur’ân okuyarak ve ibadetle geçiriyor; vakit namazlarını eşiyle cemaatle kılıyor, Ramazanlarda teravih namazlarını hatimle eda ediyordu. İbadet onda fıtrat hâline gelmişti. Ameliyat olduğu gün teheccüd namazını kılamadığı için hüngür hüngür ağladı.

Gaybubet günlerinde onu ziyaret edenler, son derece zor şartlarda yaşamasına ve kısıtlı imkânlarına rağmen misafirlerine elinden geldiğince ikramda bulunan, inceliğinden taviz vermeyen bir insanla karşılaştıklarını anlatır. Dostlarının yaşadığı mağduriyetleri dile getirirken gözleri dolar; haksızlığa uğrayan insanlar için derin bir üzüntü duyardı.

Ameliyat sonrası iyice ağırlaşan bu sancılı süreci sabır ve teslimiyetle karşıladı; ibadet hayatını ve manevî disiplinini sürdürdü. Eşi, onun sabrını ve metanetini, “Tüm bu zorluklara rağmen bir kez bile ‘Canım sıkıldı.’ diye şikâyet ettiğini duymadım.” sözleriyle ifade eder.

Bir gece gözaltına alınmasının ardından ev hapsi süreci başladı. Böylece yeniden kendi evine dönebildi. Buna hem kendisi hem eşi çok sevindi, ancak birlikte geçirebildikleri süre oldukça sınırlı kaldı.

Vefatından önceki gece teheccüdünü kılmış, ertesi gün farz namazlarını eda etmişti. Akşam namazı için abdest alırken, hayatını adadığı kulluk yolculuğunu ağzında abdest suyuyla ayakta tamamladı.

Son İmza

Ev hapsi sürecinde polisler gece yarısı evin önüne gelir, onu hasta hâliyle aşağıya çağırarak imza alırdı. Bu durum, vefat ettiği güne kadar devam etti.

19 Ağustos 2021 Perşembe gecesi yine imza için geldiler. Ancak o gece Bekir Hoca, çoktan “en büyük imzayı” atmış; ruhunun ufkuna yürümüştü.

O, Kur’ân’ı hayatının merkezine alan bir ömür sürdü ve davasına sadakati, fedakârlığı, vakur duruşuyla geride kalanlara kıymetli bir miras bıraktı.

Mekânı cennet, makamı âli olsun.

Dipnotlar

[1] Yazıda verilen bilgi ve alıntıların kaynağı, aile fertlerinin de katıldığı anma programında yapılan ve henüz yayımlanmamış konuşmalardır. Programın kayıtları mahfuzdur.

[2] Kâri: Kur’ân metnini tecvid ve kıraat esaslarına uygun biçimde tilavet eden, fem-i muhsin (Kur’ân’ı en güzel ve doğru şekilde telaffuz eden ağız) terbiyesinden geçmiş kişi.

[3] Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’ân, 15.

Bu yazıyı paylaş