Hüzün, Fethullah Gülen Hocaefendi ile en çok bütünleşen kavramlardan biridir. Onun düşünce dünyasında ve hayatında bu kelime sıradan bir duygunun ötesine geçer. Arapça “hazen” kökünden gelen ve “kalbî burukluk, keder, gam, tasa”gibi anlamlara sahip olan bu terim, Hocaefendi’nin gönül ikliminde uhrevî bir yansıma taşır.
Onun ruh atmosferinde hüzün, dünyaya ait kayıpların veya ferdî sıkıntıların ifadesi değildir. Başka bir ifadeyle, onun hüznü, maddî endişe ile sıkıntılardan ziyade mukaddes bir mahiyet arz ederdi. Simasından akseden, ses tonuna sinen, yazılarına dokunan bu duygu, insana dünyanın faniliğini hatırlatırken aynı zamanda ilâhî vuslatın özleminden de işaretler taşırdı. Genç yaşlarından itibaren bu manevî iklimi teneffüs eden Hocaefendi, ömrünün her safhasında hüznü bir iç derinlik olarak yaşamıştı. Ebû Tâlib el-Mekkî’nin de belirttiği gibi bu hâl, “kalbin kendisiyle sükûn bulduğu bir hüzün”dü.1
Hocaefendi’nin hüznü, içe kapanık bir karanlık ve stres hâli de değildi, aksine Yüce Yaratıcı’ya yönelişi berraklaştıran bir aydınlıktı. Kimi zaman insanların önünde, kimi zaman odasında gözlerinden süzülen yaşlarla, adeta insanlığın bütün acısını kendi kalbinde hissederdi. O, bu latifeyi bir yük olarak değil, bir emanet olarak taşırdı. “Bu Kur’an hüzünle inmiştir. Onu okuduğunuzda hüzünlü bir hâl alınız.”2 hadisini kendisine rehber edindiğinden hutbelerinde, sohbetlerinde, Kur’an tilavetlerinde, kıldırdığı namazlarda hep hüzünle ağlardı. Etrafındakilere sıkça, Süfyân b. Uyeyne’ye ait olan, “Allah bazen, mahzun bir kalbin ağlamasıyla bütün bir ümmete merhamet buyurur.” sözünü tekrar ederdi.3 Asrın muzdaribinin bu hüzünlü ciddiyeti ve vakur duruşu, aynı zamanda inananlara Cenâb-ı Hak karşısındaki sorumluluğunu ve kulluğun derin idrakini hatırlatıyordu.
Böylelikle, Hocaefendi’de, bu kutsî hüznün yankısını duyan bir mümin, hüznü, Kur’ânî bir hâl olarak yaşar. Onun gözyaşları, ümitsizliğin değil, Allah’a (celle celâluhu) karşı duyulan haşyetin, recânın taşmasıydı. Onun hüzün anlayışı, kendi ifadesiyle “ümitli bir bekleyiş”tir.4 Bu bekleyiş, dünyanın faniliğinin şuurunda olup Firdevslere, Cemâlullah’a, Habîbullah’a (sallallâhu aleyhi ve sellem), bekaya.. yönelmenin huzurlu sabrıydı.
Aslında onun hüznü ayrıca bir peygamber mirasıdır. Zaten kendisi de Nebiler Sultanı’nı (sallallâhu aleyhi ve sellem) birçok yerde “hüzün peygamberi” olarak vasfeder. Zira O’nun hâlinin daima hüzünlü olduğunu belirtirdi.5 Onun nebevî hüzün buudlu gözyaşları insanlığın kurtuluşu içindi. Hocaefendi, o çizgiyi kendine rehber bilerek insanlığın imanla buluşması ve vicdanların dirilmesi için yaşadı ve bu yolda hüzünle yoğruldu. Onun varoluş amacı, “yaşatmak için yaşamak”tı. İmâm-ı Rabbânî’nin, subjektif ancak herkese açık olan, “Kalbinde muhabbet taşıyanların sıkıntı ve üzüntü çekmeleri lâzımdır.”6 sözünün, onun iç âlemini anlamada anahtar olduğu söylenebilir. Çünkü inanmış birinde derin bir iman ve bunun neticesinde hâsıl olan derin bir muhabbet varsa elbette derin bir hüzün de kaçınılmaz olacaktır.
“Hüzünle Bütünleşme”
Tasavvuf ehline göre hüzün, aynı zamanda kalbin diri kalmasının remzidir. Kuşeyrî bu gerçeğe şu tespitle açıklık getirir: “İçinde hüzün olmayınca kalb harap olur, tıpkı içinde kimsenin oturmadığı evin yıkılması gibi.”7 Hocaefendi’nin hüzün dolu nazenin kalbi bu yüzden her zaman hayattar, canlı kalmıştır.
Ayrıca hüznün o sarımtırak tonları kendisini şiirlerinde de gösterir. Örneğin aşağıdaki dörtlük, onun ruh dünyasında hüzünle hizmetin ve umudun nasıl iç içe geçtiğine atıf yapar:
Arkada kırık kalbler var hüzünlü
Bahar gelsin, güller açsın dilerler
Aşkla gerilmiş, hizmete gönüllü
Oturup kalkar, “Allah” der inlerler…8
Söz konusu mısralardaki “kırık kalbler” ifadesi hem insanoğlunun acılarını hem de Allah rızası uğruna çekilen manevî tatlı yorgunlukları, üzüntüleri resmeder. Hüzün burada da bir karanlık değil, yolları aydınlatan bir projektördür. Güllerin açmasını bekleyen bu gönüller, sabrı ve umudu hiç yitirmemenin temsilidir.
“Tebliğ ve irşad insanı hüzünle bütünleşmelidir. Derecesine göre bütün büyüklerde hüzün müşterek bir vasıf gibidir…”9sözü, onun, iman, İslam, ihsan, evrensel insanî değerlere hizmet anlayışından kaynaklanan hüzne önemli bir göndermedir. Bu yüzden, insanlığa hizmet için yollara düşmüş birinin, yine insanlığın bu lâhutî, engin manevî değerlerden mahrum olduklarına şahit olması, kalbinde derin bir hüzün doğurur. Onun gözyaşları işte bu iç muhasebenin, bu sorumluluğunun izleriydi.
Fethullah Gülen Hocaefendi tam bir hüzün timsaliydi. Onun hüznünün temel kaynağı, insanlığın imanî, Kur’ânî ve nebevî hakikatlere lakayt kalmasıydı. Gençliğinden ruhunun ufkuna yürüdüğü ana kadar hep bunun hüznü içinde yaşadı. “Hüzün, peygamberlerde doruk noktadadır. Evet, insanların küfür ve küfran içinde bulunmaları onları hep hüzne boğmuştur… Hatırdan çıkarmayalım ki hüznü kaybeden çok şey kaybetmiş, onu bulan da çok şey bulmuş sayılır.”10diyerek, Hizmet ehline bu duygunun hayatiyetini hatırlatmış ve himmetlerini daha âli noktalara yönlendirmiştir.
Kaynaklar
- Ebû Tâlib el-Mekkî, Sevgiliye Giden Yolda Kalplerin Azığı, (Kûtu’l-Kulûb fî Muâmeleti’l-Mahbûb ve Vasfu Tarîki’l-Mürîd ilâ Makâmi’t Tevhîd), çev. Prof. Dr. Yakup Çiçek ve Dr. Dilaver Selvi, İstanbul: Semerkand Yayınları, 2003, s. 195.
- İbni Mâce, Sünen, İkame/176; Zühd/19.
3. Gülen, M. F. (1993, Şubat). Hüzün. Sızıntı, 15(169). https://fgulen.com/tr/eserleri/kalbin-zumrut-tepeleri/Huzun - Gülen, Vuslat Muştusu (Kırık Testi–8), İstanbul: Nil Yayınları, 2010, s. 122–123.
- Gülen, Kalb İbresi (Kırık Testi–9), İstanbul: Nil Yayınları, 2010, s. 128.
- İmâm-ı Rabbânî Ahmed-i Fârûkî Serhendî, Mektûbât Tercemesi, çev. Hüseyn Hilmi Işık, 23. Baskı, Cilt 1, İstanbul: Hakîkat Kitâbevi, 2001, s. 181.
- Kuşeyrî, Tasavvufun İlkeleri (Risâle-i Kuşeyrî), çev. Tahsin Yazıcı, İstanbul: Tercüman 1001 Temel Eser, 1978, s. 241.
- Gülen, Kırık Mızrap, İstanbul: Nil Yayınları, 2007, s. 441.
- Gülen, Fasıldan Fasıla 2, İstanbul: Nil Yayınları, s. 29. (Erişim: archive.org)
- Gülen, a.g.e., s. 29.