Bir Ömür Visal Kovalayan İnsan: Yusuf BEKMEZCİ

Bir gün birisi kendisine şöyle bir soru sorar: “Abi, Hocaefendi’den ayrılıp Kazakistan’a gitmek sizin için zor olmadı mı? Dakikalarca ağladıktan sonra dudaklarından şu cümleler dökülür: “Hocaefendi bana Kazakistan’a gitmemi söylemişti. Ben de işlerimi ayarlayıp gidecektim. Bir akşam sohbet ederken bana dedi ki: ‘Ne zaman gideceksiniz?’ Ben de: ‘Bir haftaya efendim.’ dedim. ‘Geç olur.’ dedi. ‘Birkaç güne efendim.’ dedim. ‘Geç olur.’ dedi. ‘Yarın gidiyorum efendim.’ dedim ve müsaade istedim… Hüzünle karışık bir tebessümle ayağa kalktı, beni kapıya kadar uğurladı ve dedi ki; ‘Firak olmadan visal olmaz.”[1]

Bu ifadeler Hizmetin Yusuf Ağabeyi olarak bilinen Yusuf Bekmezci’ye aittir. İzmir’de okurken tanıdığım bu insan, ilk günlerden itibaren Hocaefendi’ye omuz verenlerden biriydi.

Doğumu, Eğitimi ve Hocaefendi ile Tanışması

Yusuf Bekmezci, 1939’da Konya/Beyşehir/Üzümlü nahiyesinde doğmuştu. İlkokul sonrası 1951’de İzmir’e geldi. İlk başlarda tuhafiye, mutfak malzemeleri işleriyle meşgul olmuşsa da daha sonra Kemeraltı’nın meşhur Leblebici Hanı’nda züccaciye işi yaptı.

O yıllarda Yaşar Tunagür hocanın vaazlarından çok istifade eden bu insan, bir müddet sonra onun tayini Ankara’ya çıkınca “Hocam buraları kime bırakıyorsunuz.” der. O da “İleride yerime öyle birini göndereceğim ki beni aramayacaksınız bile.”[2] der.

İki hafta sonra hem yaşça çok genç hem de sakalı olmayan bir hoca gelir. Gelen, yaşı henüz 27 olan Fethullah Gülen Hocaefendi’dir. Onu ilk gördüklerinde tüm cami cemaati gibi Yusuf Ağabey de şaşırır ki o şaşkınlığını şöyle ifade eder: “Hoca deyince yaşı başı, sakalı olan kişiler akla gelirdi. Bilgisi ve manevi ufkunun yanında karşımızda gencecik bir hoca vardı. O dönem hem esnafım hem de imam-hatibe öğrenci yetiştirme derneği mütevelli heyetindeyim. Kendimle aynı yaşta birinin hem yaşantısı hem de dini anlatma tarzı bende çok büyük bir tesir oluşturdu.[3]

Hocaefendi’nin İzmir’e geldiği yıllarda sağ sol kavgası had safhadadır. O dönem devletin görevlisi gibi kendini lanse eden biri Yusuf Ağabey’e, “Evladım sen vatanperver birisin. Bu solcular ülkeyi karıştırıyorlar. Sivillerin bunları engellemesi lazım. Sizleri eğitip bu hizmette istihdam etmek istiyoruz.” der. Eğitim sonrası onu 40 kişilik bir ekibin başına koyar. Vazifeleri, sol düşünce adına bir araya gelenleri biraz dinledikten sonra dağıtmaktır. Gene böyle bir günde Hocaefendi’yle karşılaşır. Hocaefendi ona: “Burada ne işin var?” diye sorar. O da “Bunlarla dövüşmeye geldik.” der. Hocaefendi, “Hayır, sen dövüşmüyorsun; dövüştürülüyorsun.” der. O, “Yok öyle değil.” dese de Hocaefendi, “Peki sen bu insanlarla konuşup, dertlerini dinledin mi? Hiç tanımadığın bu insanlardan ne istiyorsun? Demek ki birileri sizi kendi hesabına kullanıyor…”[4] der. Bu konuşmadan sonra meseleyi anlayan Yusuf Ağabey bir daha bu hataya düşmez.

Hocaefendi, onların bu enerjisini dine hizmete kanalize ederek bir gün, “Bu şehrin gençleri nereye gidiyorlar?” diye sorar. O da “Kahveye ve sinemalara…” cevabını verince Hocaefendi, “O zaman biz de kahvelere gidelim ve oralarda bir şeyler anlatalım... der. Bu teklife o, “Millet, hocanın kahvede ne işi var demez mi?” deyince Hocaefendi, “Milletin dediğini nazara alıyoruz da Allah ne der, diye düşünmeyecek miyiz?[5] der. Bu konuşmadan sonra Bornova civarında bir kahveciyle anlaşılır ve böylece ilk kahve sohbetleri başlar. Bundan sonra meseleye sahip çıkanların sayısı gittikçe artar.

“Ben Varım Hocam!”

Derken 12 Mart Muhtırası olur ve Hocaefendi tutuklanır. Tahliye edildiğinde, tanıdığı bazı kimselerin, “Artık bizi bu işlere karıştırma!” dediğini görünce de çok üzülür.

Buna rağmen Hocaefendi vazgeçmez ve tanıdığı birkaç kişiyi bir araya getirerek insanların geri çekilmelerinin kendisine ne kadar ızdırap verdiğini anlatır. Bir aralık, gözyaşları içinde: “Boyunduruğu yerde mi bırakacaksınız, bu işe sahip çıkmayacak mısınız?” deyince Yusuf Ağabey, elini göğsüne vurarak: “Ben varım hocam!” der. Onun bu sözü için Hocaefendi bir sohbetinde: “Onu ve o günü hiç unutamam. Bu sözünü, ahirette şahitlik yapma hakkı verirlerse, avazım çıktığınca ifade edeceğim.”[6] der.

Hocaefendi’ye Her Daim “Peki” Diyebilmek

Yusuf Ağabey’in Hocaefendi’ye her daim “peki” dediğini Van’da çalıştığım dönemde bir düzine insanla İzmir’de kendisini ziyaretimiz sırasında bizzat dinlediğim bir hatırayla anlatayım:

Malumunuz Üstad Bediüzzaman, 1900’lerin başında Van’da bir üniversite hayal eder. Fakat, onun bu hayali değişik manilere takılır ve hayata geçirilemez. İşte bu hayalin gerçekleşmesi için 1980’lerin sonuna doğru Van’da bir arazi aranır ve belediye imar işlerinden anlayan biri vesilesiyle uygun bir arsa bulunur. Sahipleriyle görüşülerek mesele kendilerine anlatılır. Arazi sahibi o günlerde gördüğü bir rüyada, gökten arsanın üzerine bir nurun indiğini hatırlar ve bu teklifi hemen kabul eder. Ancak arazinin İzmir’deki vakfın üzerine devri biraz gecikir.

O arada bu işe vesile olan şahıs, Hocaefendi’ye ulaşarak; “Bazı dedikoduların arazi sahiplerini caydırabileceğini, buna fırsat verilmeden devrin hemen yapılması gerektiğini” söyler. Hocaefendi de bir akşam vakti; “Bu işi madem siz halletmediniz, ben gidip halledeyim. deyince Yusuf Ağabey, “Siz gidemezsiniz, buna müsaade edemeyiz.” der. Bunun üzerine Hocaefendi, “O zaman kalkın hemen gidin.” der. O, “Efendim sabah gitsek” deyince Hocaefendi, “Hayır şimdi gitmelisiniz.” der. Bunun üzerine, “Peki efendim.” deyip bir araçla yola çıkarlar. Ancak Afyon’dan sonra aracın radyatörü su eksiltmeye başlayınca plastik bir bidonla su takviye edilerek sabahleyin Ankara’ya ulaşırlar. Arabayı sanayide birine bırakarak, “Kardeşim biz akşama döneceğiz; saat kaç olursa olsun dükkânı kapatma ve bizi bekle. derler. Ardından havaalanına ulaştıklarında son yolcular olarak uçağa binerler.

Van’a vardıklarında Cuma vaktidir ve tapu memuru cuma sonrası gelmelerini söyler. Öğleden sonra işlemler bitince gene son dakika uçağa yetişirler ve Ankara’da ustanın ücretini ödeyerek İzmir’e dönerler. Sabah namazında Hocaefendi’nin olduğu mekâna geldiklerinde Hocaefendi “Siz daha gitmediniz mi?” diye sorar. Onlar da “Gittik, tapuyu aldık, geri geldik efendim.” derler.

Evet, o ve onunla beraber olan İzmir esnafı bu davaya ilk günden itibaren sahip çıkmakla kalmaz, tarihte eşi çok az görülmüş bir hizmete vesile olurlar. Hatta denebilir ki o işin felsefesini bilmedikleri hâlde senelerce kendilerinden istenen her işe koşar ve en küçük görülen hizmetlere bile: “Bundan ne çıkar!” demezler. Kimi zaman bir derenin kenarına kurulan bir çadırda, bazen de bir tahta kulübede bir araya gelirler; aşkla, şevkle, ümit ve sabırla hizmet kozasını örerler. Yalnızca bir ev açabildikleri dönemde, “Gelecek adına bu ne ifade eder?” demezler. Bir gün “Yurt yapalım.” dendiğinde itiraz etmeksizin meseleye sahip çıkarlar. Bir başka gün okul açma ihtiyacı hasıl olunca da “Gücümüz yetmez!” demeyi akıllarına bile getirmeden Allah’ın rızasına matuf, teklif edilen her işe koşarlar.

Cömertliği

Bu insanlar, Hizmetin ilk yıllarından itibaren bir ırgat gibi çalışmanın yanında bir de malî olarak cömertçe infakta bulundular. Özellikle Yusuf Ağabey onlardan biri olup boyunduruğu omuzlamaya söz verdiği ilk günden itibaren yaptığı cömertliklerle yüzbinlere misal teşkil etti.

İşte, onun Hz. Osman’ı (radıyallâhu anh) hatırlatan bir cömertlik hikâyesi. Samanyolu TV’nin kurulmasının hemen akabinde 5 Nisan kararları açıklanır ve Türk lirası yüzde 38 devalüe olur. Bunun sonucu STV’nin uydusu için dolar bazında çok ciddi bir açık oluşur. Bu maksatla İzmir, İstanbul ve Ankara’nın önde gelen esnafları bir araya gelirler. Herkes kendi çapında bir rakam söylerken İzmir adına ayağa kalkan Yusuf Ağabey, “Bir dakika!” dedikten sonra koridora yönelir. Sonra omuzunda bir torbayla tıpkı Hz. Osman (radıyallâhu anh) gibi İzmir bölgesindeki bacılarımızdan toparlanan bilezik, küpe vs. gibi takılardan oluşan 25 kg civarındaki altını Hocaefendi’ye takdim eder. Onun bu tavrı orada bulunan herkesi duygulandırır ve böylece mevcut borç açığı kapatılır.[7]

Kazakistan Yılları

1989’da Sovyetler dağılınca Hocaefendi, o coğrafyada bulunan insanımıza ulaşma derdiyle sabahlara kadar uyuyamaz. İzmir ve İstanbul merkezli o dönem yaptığı vaazlarda Hizmet insanını göz yaşlarıyla bu coğrafyaya yönlendirir. İzmir’deki bir vaazında da o ülkelerin 70 yıl sonra bile Kur’an’a karşı olan şevkini anlatırken bayılır. Her zaman olduğu gibi kürsünün dibinde bulunan Yusuf Ağabey, o gün de Hocaefendi’yi ilk sırtlayan insan olur.

O gün itibariyle Kazakistan’da açılacak okullar ağırlıklı olarak İzmir bölgesine verilir. Bu yükü kaldırmak ve lojistik desteği sağlamak maksadıyla Yusuf Ağabey, 1991’de Kazakistan’a dört kişiyle ilk gidenlerden olur. Kendisi bu dörtlüyü tarif ederken, “Biz dört cahildik.”[8] diyor.  Orada ilk olarak “Okul açmak istiyoruz.” şeklinde Eğitim Bakanlığına müracaat ederler. Ancak Kazaklar için bu beklenmedik bir teklif olur ve onay vermezler. Bu engeli aşabilmek için ağırlıklı eğitimcilerden oluşan bir heyet ülkemize getirilir. Bundan sonra Kazaklar’ın bakışı değişir ve yeni okullar açılmaya başlanır. Yusuf Ağabey ise asıl işine yönelerek makarna ve bisküvi fabrikaları kurar. Fabrikaların açılışını da dönemin Kazakistan Cumhurbaşkanı yapar.

Yaklaşık 15 yıl kaldıktan sonra Yusuf Ağabey, tekrar İzmir’e döner ve yılların tecrübesini gelen misafirlerle paylaşır. Zira yıllardır yetiştirdikleri fidanlar meyveye durmuştur. Artık bu fidanların gölgesinde Cuma yamaçlarını beklediği günlerdir. İşte o günlerde kırk haramiler, bütün bu bahçeleri talan etme bahanesiyle o ve onun gibi bahçıvanların tamamını Karakuşî hâkimler eliyle, “Silahlı terör örgütü yöneticiliği”[9] ile suçlarlar.

Zulüm Yılları ve Vefatı

Sahabe-misâl bu insan da kendisine isnad edilen bu suçlamayla 17 yıl 4 aya mahkûm edilir. Maalesef birçokları gibi 80’i aşkın yaşına ve Alzheimer başta olmak üzere birçok rahatsızlığına rağmen ömrünün son günlerini zindanda geçirir. Hapisteyken tam 12 kez hastaneye, 3 kez de mahkemeye götürülür. Yaşı başı yapılan bunca zulmü kaldıramadığı için 4 Ocak 2022’den itibaren bilinci kapalı şekilde yoğun bakımda tutulur. Adlî Tıp’ın 3 aylık infaz ertelemesine rağmen, Karakuşî hâkimler, tahliye yerine hastanede infazına hükmeder ve yanına da hiç kimseyi almazlar. Maalesef Yusuf Ağabey, bu şekilde 20 /02 /2022 tarihinde Hakkın rahmetine kavuşur.

Vefatının ardından Hocaefendi’nin yayınlattığı taziye mesajındaki şu cümleler onun büyüklüğünü anlatmaya yetecektir: “Tanıdığım günden beri vefasına, sadakatine, samimiyetine, hizmet aşkına, ihlâsına, hasbîlik ve fedakârlığına şahit olduğum aziz kardeşim, yürüdüğü yoldan milim sapmadan istikametini hep korudu.”

Mekânı cennet, makamı âli olsun. Âmin.

Kaynaklar

[1] Cemil Tokpınar, “Yaşatmak idealiyle yaşayan adam: Yusuf Bekmezci” TR724, 22 Şubat 2022. Erişim tarihi: 29 Ekim 2025.

[2] Yusuf Bekmezci Ağabey’in Anısına – Geçmişten İzler 1. Bölüm, https://www.youtube.com/watch?v=SuJP-KVZ0ko, erişim tarihi: 29 Ekim 2025.

[3] Yusuf Bekmezci Ağabey’in Anısına – Geçmişten İzler 1. Bölüm.

[4] Abdullah Aymaz, “Hizmetin Gelişip İnkişaf Etmesi” Samanyolu Haber, 13 Aralık 2022. Erişim tarihi: 29 Ekim 2025.

[5] Yusuf Bekmezci Ağabey’in Anısına- Geçmişten İzler 1. Bölüm, 24. dk.

[6] https://www.tr724.com/yasatmak-idealiyle-yasayan-adam-yusuf-bekmezci/ erişim tarihi: 29 Ekim 2025.

[7] Kurucan, “Hatırdan Satırlara-2” Süreyya Yay., 2023.

[8] Yusuf Bekmezci Ağabey’in Anısına – Geçmişten İzler, 3. Bölüm, 5. dk. https://www.youtube.com/watch?v=MCZNVK33V2Y , erişim tarihi: 29 Ekim 2025.

[9] https://hizmetten.com/82-yasindaki-yusuf-bekmezciye-17-yil-4-ay-hapis-cezasi/ , erişim tarihi: 29 Ekim 2025.

Bu yazıyı paylaş