Cami avlusu, yine bir yolcuyu uğurlamak için gelen sessiz kalabalıkla dolu idi. Kimler yoktu ki uğurlamaya gelenler arasında? Kariyerini kefenin cebine sığdıramayan ve şimdi musalla taşında yatan adamın iş dünyasından arkadaşları ilk safta yerlerini almışlardı. İş yoğunluğundan çok sık ziyarete gidemediği yaşlı babası, bastonuna tutunmuş, diğer oğlunun da yardımı ile adımlarını zoraki sürükleyerek ön safa doğru ilerliyordu. Hayli zamandır kırgın olduğu kardeşi, siyasi bir tartışma yüzünden uzun süredir görüşmediği kuzenleri, selam bile vermediği komşuları, elindeki imkânları baskı unsuru olarak kullanıp küçümsediği çalışanları…
Musalla taşında yatan adam, kendini uğurlamaya gelenlerin kalplerindeki kırgınlıklardan oluşan iniltileri duyuyordu. Bir ara doğrulup “Kesin şu gürültüyü!” demek istedi, lakin vücudu kaskatı kesilmiş, dili de dönmüyordu. Gözlerini açmak istiyor açamıyor, bağırmak istiyor bağıramıyordu.
“Er kişi niyetine!” diyen bir ses geldi, üşüdüğünü hissettiği kulağına. Uğultular gelip gidiyor, ne olduğunu tam anlayamıyordu musalla taşında yatan adam. Az sonra… “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye soruyordu birisi. Bu soru ölen biri hakkında imam tarafından cemaate sorulurdu. Hareket edemediğine, cevap da veremediğine göre ölen kendisi miydi? Başkaları cevap veriyordu sorulan soruya. Fakat o da ne? Mırıltı gibi bir tonla “İyi bilirdik.” cevabını bastıran kırgınlık ve kızgınlığın harmanlandığı kalp sesleri kulağını tırmalıyor, az önce üşüdüğünü hissettiği bedeni terliyordu.
Olur olmaz sebeplerle üzdüğü eşinin kalb kırıkları; çok sık aramadığı için sitem eden annesine, azarlarcasına “Vaktim mi var, çalışıyorum!” dediğinde her seferinde annesinin “Tamam yavrum, sen iyi ol da..” diyen hüzünlü, kısık sesi; hiçbir kötülüğünü görmediği hâlde bir gecede dönemin kudretlileri tarafından hain ilan edildiği için ihbar edip cezaevine attırdığı komşusunun “Şimdi hesap sırası sende!” diyen kırgın sesi; “Parayı görünce çok değişmişti, hatır gönül bilmez olmuş, akraba ile bağları koparmıştı.” diye fısıldayan akrabaların iç sesi… Hepsinin âdeta bugünü bekliyormuş gibi sıra ile konuştukları musalla taşında yatan adamın kulağına çarpıyor, engel olamadığı bir el âdeta boğazını sıkıyordu.
“Hakkınızı helal ediyor musunuz?” diye bir soru cümlesi daha geldi. Hakkını helal etmek! Namazında niyazında bir kişi idi musalla taşında yatan adam. Hacca da gitmişti birkaç kez. Çok kez duymuştu kul hakkı meselesini cuma hutbelerinde. Ama hiç kimseden helallik istememişti. Hac vazifesini ifa edenlerin günahlarının affedileceğini dinlemişti hocalardan. Bu helallik meselesi hac ibadetinin kapsama alanı dışında mı idi? Kendisi de çok kez katılmıştı cenaze namazlarına. İmamın sorduğu bu soruya “Helal olsun.” denirdi hep. Böyle duymuştu. Cemaatin sessiz cevaplarının farklı olabileceğini hiç düşünememişti. Küçük yaşta yetim kalan yeğeni, onu uğurlamak için değil de hakkını almak için gelmiş gibi “Ah be amca, çocukluğum senin korkunla geçti. Bir yudum merhamet bekleyen gözlerim, herkesi hakir gören gözlerinle buluştu. Baba yarısı idin oysa, ama en büyük yarayı senden aldım. Sana hakkımı nasıl helal edeyim?” diyordu içinden. İşsiz kalmaktan korktukları için haklarını arayamayan işçileri de haklarını helal etmediklerini söylemek için gelmişlerdi belli ki. Arka safta duran, işinden attırdığı eski arkadaşının “Helal etmiyorum.” mırıltısı, sert bir tokat gibi çarptı kulağına. Para ile diploma satın aldığı haylaz oğlu ise kendisinden kalan mirastan daha fazla pay almak için plan yapmaya başlamıştı, sorulan soruya cevap bile vermedi. Avlu kapısına yakın yerde, siyah gözlükleri ve şalı ile yasta olduğunu gösteren ortanca kızı, malların büyük kısmının erkek kardeşine verilmesinden rahatsız bir kalple cenaze merasiminde idi.
Musalla taşında yatan adam pişmandı. Kalkıp, avluda kendisini uğurlamaya gelen herkese hak bedeli olarak ofisindeki çelik kasada sakladığı parasından vermek istiyordu. Her işini para ile çözmüştü bugüne kadar ancak musalla taşına geldiğinde böyle bir alacak verecek meselesi yaşayacağını hiç düşünmemişti. Kaç kez gelmişti hâlbuki camiye, kaç kez dinlemişti imamın verdiği hutbeyi. “İbadetlerim var.” diye geçirdi aklından. Ancak kul hakkından oluşan amelleri, kara bir bulut gibi içinde bulunduğu tabutu sarmış, ibadetlerinin yaklaşmasına müsaade etmiyordu. Ramazanda verdiği gıda paketlerinden medet umdu. Küçük bir gıda paketi ile yardım ettiği aileyi rencide edercesine Facebook’ta paylaştığı selfie düştü önüne. Yardım ettiği aile, fabrikasında çalışan, maaşını sürekli ötelediği bir işçisinin ailesi idi! Bu küçücük yardım paketi ile vicdanını rahatlatmak istemişti ancak mahcubiyetten bakışları yere düşen işçisinin ödenmesi geciken maaşlarından kaynaklanan kırgınlık ve kızgınlığı, yardım ettiği paketin önünü kapatmıştı.
Avludaki cemaatin yenilenmiş hüznü eşliğinde, musalla taşından cenaze arabasına taşınırken içli bir hıçkırık takip etti tabutu. “Baba!” diye fısıldadı hıçkırığın sahibi. Kendisini uğurlamaya gelenler arasında duyduğu en samimi ses idi bu. Haksız bir itham ile işinden atılıp eşi de cezaevine girince kendine sığındığında kovduğu, eşini boşayıp çocuklarını da bırakırsa evine kabul edeceğini söylediği diğer kızı idi. Onu nasıl evden kovduğunu “dava” sandığı rant ittifakının müttefiki arkadaşlarına övünerek anlattığı günü hatırladı. “Baba!” diye inleyen ses, sitemle tonlansa da saygısından ve samimiyetinden bir şey kaybetmeden devam etti. “Benim hain olmadığıma ikna olmadan mı gidiyorsun? Sen benim babamsın, hak iddia edemem ama o kadar kişinin hakkını nasıl vereceksin? Keşke, bir kerecik olsun beni dinlemeyi deneseydin. Bu kadar hakkı sırtına yüklenmen içimi acıtıyor.”
Ölüme, ahirete, berzah âlemine imanı vardı. Kabre doğru yola çıktığını anlamıştı artık.
16-17 yaşlarında bir genç söylendi cenaze arabasının yanından geçerken: “Hadi bakalım babalık, kaç aileyi darmadağın ettin, kaç çocuğun cezaevinde büyümesine sebep oldun? Kaç gencin hayali olan okulların kapısına kilit vurulmasını alkışladın. Çocuklarını emanet ettiğin öğretmenleri, daha az vergi ödemek için ‘terörist’ diye ihbar ettin. İhbar listeni de al git şimdi büyük mahkemeye! Hakkımı helal etmiyorum!”
“Hey hacı, hey!” diye iç geçirdi cemaatte bulunan orta yaşın biraz üstünde bir başkası. Hacı lakabını akademik unvan gibi kullandın hep, amma velâkin rüşvetle yaptırdığın işler, kaçırdığın vergilerle onu da kirlettin. Allah taksiratını affetsin, lâkin… Devamını getirmedi adam.
Artık faydası olmayan pişmanlıklarla, canını yaktığı insanların ahını da yüklenip omuzlarına kabrine doğru yola çıktı musalla taşında yatan adam!