Ahmet Yesevî ve Çağlar Aşan Misyonu

“Ben, çoklarının diş gösterdiği, bazılarının ‘Tamam, işini bitirdik.’ deyip sevindiği en şiddetli dönemde bile Mevlâna gibi, Yunus Emre gibi, Ahmet Yesevî gibi yazdım ve konuştum.” (M. Fethullah Gülen, 2011, Ümit Burcu).

Ahmet Yesevî, bugünkü Kazakistan sınırlarında bulunan Sayram şehrinde dünyaya geldi (1093). Annesi Ayşe Hanım’ın vefatının ardından üç yıl sonra babası İbrahim Bey de fani dünyaya veda etti. İbrahim Bey son anlarında kızını çağırdı ve ona şöyle vasiyet etti:

“Kızım! Kardeşin bu dünyaya ender gönderilen mübarek bir kişi olacaktır. Ona göz kulak ol. Dergâhımda bağlı bir sofra var. Ahmet o sofrayı kendi kendine açtığı zaman onun cihan mülkünde görünme vaktinin geldiğini bilmelisin. Zamanı gelmeyince bu sırrı kimseye açma.”

Küçük yaşta yetim ve öksüz kalan Ahmet, ablası Gevher Şehnaz ile dedesi İlyas’ın şehri Yesi’ye hicret etti.

O sıralarda yaşı hayli ilerlemiş olan Aslan Baba Hazretleri, Yesi’de gönülleri irşat etmekle meşguldür. Ablası, Ahmet’i Aslan Baba’ya talebe olarak verdi. Ahmet, Aslan Baba’yla ilk karşılaşmasında, ondan emaneti istedi. Henüz yedi yaşındaki bir çocuğun Aslan Baba’ya böyle pervasızca hitabından oradaki büyükler rahatsız oldular. Aslan Baba, Ahmet’i yanına çağırdı, onu kucakladı ve cebinden emanet hurmayı çıkarıp “Evladım, aç ağzını; Efendiler Efendisinden gönderilen hurma seninmiş demek. Allah sana mübarek kılsın.” dedikten sonra besmele çekip hurmayı Ahmet’in ağzına koydu.

Ahmet, Aslan Baba’dan bir yıl kadar ders aldı. Aslan Baba’nın vefatı Ahmet için yeni bir seferin habercisi olacaktı. Hocasından Buhara’yı, Yusuf Hemedânî Hazretlerinin işaretini alan Ahmet, ablasına veda ettikten sonra bir kervanla İmam Buharî hatırası Buhara’nın yolunu tuttu.

Yanında Selman-ı Farisî’nin (radıyallâhu anh) sarığı ve asâsı olan Yusuf Hemedânî’nin dergâhına kabul edilen Ahmet, geceleri yalnızlığı acı bir ilaç gibi yudumlarken tek sığınağı olan Allah’a iltica ediyor, O’nun merhametini diliyordu. Öte yandan Efendimiz’in de küçük yaşta annesiz babasız kalışını kendine misal yapıyor, teselli oluyordu. Gündüzleri kendisine verilen görevleri küçük bedenine aldırış etmeden kusursuzca yapıyor; kâh odun taşıyor kâh temizlik kâh meraya çıkıp çobanlık yapıyordu. Yemesi ve uyuması çok azdı. Açlığı, uykusuzluğu ve kalp zikrini hayatının bir parçası hâline getirmişti.

On altı yaşında rüyasında ilk peygamber Hz. Âdem’i (aleyhisselâm), on sekiz yaşında ise Son Nebi’yi (sallallâhu aleyhi ve sellem) görmesi hayatının çok farklı ve güzel mecrada devamına işaret olacaktır. Hz. Âdem’in ona “Evladım” diye hitap etmesinden çok mutlu olmuş ve bunu şiirlerine taşımıştır.

Yesevî seher vakitleri uyumuyor, okuyor, zikir ve dualarla dolu dolu yaşıyordu. Bir şiirinde doyamadığı seher vaktini şöyle anlatıyor:

Ne hoş tatlı Hu yâdı seher vakti olanda / Baldan tatlı Hu adı seher vakti olanda

Seher vakti kalkanlar canın feda kılanlar / Aşk oduna yananlar seher vakti olanda

Yesevî, geceleri namaz kılıyor, gündüzleri ise oruçlu geçiriyordu. O kendinden yüz yıl sonra gelen Yunus Emre’yi yakıp pişiren aşkını şu mısralarla dile getiriyordu:

Aşkın kıldı şeyda beni cümle âlem bildi beni / Kaygım sensin dün ü günü bana sen gereksin sen.

Âlimlere kitap gerek, sofilere mescit gerek / Mecnunlara Leyla gerek bana sen gereksin sen (Yesevî, 1994).

Yusuf Hemedânî’nin vefatından sonra hizmetlerin idamesi Yesi Yıldızı’na verildi. Hocasından sonra şeriat, tarikat, marifet ve hakikat vadilerinde talebe yetiştirmeye devam eden Yesevî’nin, bir süre sonra Buhara’dan Yesi’ye dönmesi istendi. Yesi’deki dergâhı, kısa zamanda Orta Asya’nın her tarafından talebelerle doldu. Tarikatı, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) sünneti olarak gören Yesevî, talebelerine özellikle kalb-i selîm’e ulaşmaları adına; dünya, halk, şeytan ve nefis deryalarından geçmelerini salık veriyor ve bu konuda onlara yardımcı oluyordu.

Ahmet Yesevî Hazretlerinin, gönül ufkunda yükselebilmek için zamanın arızalarından masuniyetin ve içinde bulunulan mekânın mamur olmasının gerekliliğini zikretmesi günümüz hizmet anlayışına benzerliği açısından da dikkate şayandır. (Bice, 2019).

Her devirde olduğu gibi o zamanlarda da dar görüşlüler ve kıskanç ruhlar, hizmet ehline laf atmaktan geri durmuyorlardı. Bu ham ruhlar, gönül insanı Yesevî Hazretlerine de iftira atmaktan geri kalmadılar. Kadınların uygunsuz vaziyette meclise girdiğini, talebelerinin hırsızlık yaptığını söylediler. Kısa bir araştırma ile bunların iftira olduğu anlaşıldı ve Yesevî Hazretlerini imtihan etmek için gelen birçok kişi tövbe ederek geri döndüler.

O dönemde Arapça, Kur’an dili olarak kullanılırken Farsça, hayatın her alanında kendini hissettirmektedir. Türkçe, henüz İslamî tabirler ve manalarla kaynaşmamıştır. Ahmet Yesevî Hazretleri, Türkçenin de dinî mana derinliğine kavuşması için Türkçe konuşup yazmayı tercih etmiş, böylece Türkçenin çağın anlayışına uygun bir seviyeye gelmesine büyük katkı sağlamıştır. Nitekim Anadolu topraklarında duru bir Türkçe ile ilahiler söyleyen Yunus Emre de Ahmet Yesevî’den etkilenip Türkçenin aslına bağlı, verimli bir nehir gibi akmasında, günümüz hizmet akımında olduğu gibi önemli bir vazife ifa etmiştir.

Yirmi dört saatin önemli bir kısmını ibadete ayıran Hazret, gündüzleri talebelerine verdiği derslerden arta kalan zamanda tahta kaşık yaparak geçimini temin ediyordu. Hatta onun “akıllı” diye bilinen bir öküzü vardı. Tahta kaşıkları öküzün üzerindeki heybeye koyar onu çarşıya gönderirdi. İhtiyacı olanlar kaşığı alır, parasını da heybenin diğer kefesine koyardı. Eğer biri kaşık alır da para bırakmazsa öküz, parayı alıncaya kadar adamın peşini bırakmazdı. Yesevî Hazretleri gelen paraların çoğunu talebeleri için harcardı. O, yolunda gittiği Allah Resulü’nün kul peygamberliğini örnek alarak Hakk’ın vuslat bağında budağı akıl, kökleri hayat, meyvesi hayır ve cömertlik, gölgesi kanaat ve kokusu şevk olan bir ağaç olarak tavsif ettiği fakr ufkunda yaşamayı tercih ediyordu. (Güzel, 2008)

Başkalarının kusurları ile meşgul olmayıp sürekli kendi nefsini levmeden Ahmet Yesevî, günahlarından dolayı Hakk’ın kapısına nasıl varacağının hesabını yapıyordu. Kendini o kadar değersiz ve günahkâr kabul ediyordu ki cenazesinin arkasından taş atılmasını, ayaklarından tutulup sürüklenerek mezara götürülmesini, Hakk’a kulluk yapmadığı için tekmelenip dövülmesini dahi istiyordu. Bir yerde kendini şom ağızlılıkla suçluyor ve dağların taşların bile amelinin olmadığını yüzüne vurduğunu söylüyordu. Kendi kendine, “Eğer sen âşıksan önce Hakk’ı tanı!” diyerek kendini hırpalıyordu. (Yesevî, 1994)

Nefsine karşı bu ciddi iç murakabe ile yaşayan Yesevî, yetiştirdiği talebelerini başka şehirlere; Çin, Hint gibi ülkelere gönderiyordu. Sonra batıya yöneliyor, gelecekte Şeyh Edebalı, Hacı Bayram, Yunus Emre, Mevlâna çiçekleri açacak tohumları büyük bir tevekkülle Anadolu’nun bağrına saçıyordu. Alperenler, kendilerinden asırlar sonra bir vefa timsali olarak kendi memleketlerine, Orta Asya insanına sahip çıkacak olan ahir zaman erlerinden (Hacı Ata misali) habersizce gidiyorlardı her şeylerini arkada bırakarak, birer yol evladı* olarak. Mansur Ata, Abdülmelik Ata, Süleyman Hâkim Ata, Muhammed Danişmend, Muhammed Buharî (Sarı Saltuk), Zengi Ata, Tac Ata gibi önemli isimler, bugünün sevdalıları gibi yürüyorlardı. Zaman içinde bu hâlelerden Kübreviyye, Mevleviyye, Bektaşiyye gibi insanları uzun süre müstakim yola götüren akımlar doğacaktı. (Bice, 2019)

Ahmet Yesevî Hazretleri, altmış üç yaşına geldiğinde “Yazık, Hakk’ı bulamadım.” diyerek içindeki peygamber sevgisi ile yer altında yaşamaya karar verir. Çilehanesinin yapımı tamamlandıktan sonra talebelerini toplar ve “Ey gönül dostları, Allah’ın en sevgili kulu olan Peygamberimiz Muhammed Mustafa hazretleri 63 yaşında bu dünyadan ayrıldı. Ben de şimdi 63 yaşındayım. Artık şu gördüğünüz çilehaneye çekilecek, ömrümün kalan günlerini bu hücrede tamamlayacağım.”der. Ne zaman kutlu adını ansa gözleri dolan Yesevî’nin peygamber sevgisi, gönülleri bir daha coşturmuştur. O, ruhunu Rahman’a teslim edinceye kadar talebe yetiştirmeye bu çilehanede devam eder.

Bu hâlini ucu yanık bir name gibi “Başım toprak, kendim toprak, cismim toprak / Hakk’a kavuşur muyum diye ruhum müştak” hasret damlalarıyla hemhâl gönüllere gönderir.

Bu samimi murakabe insanı Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin sanki görüyormuş gibi hayal ekranı ile gözünün önünde canlandırdığı ölüm murakabesini şiirlerinde şöyle ifade ediyordu:

“Ey dostlarım ölsem ben, bilmem ki hâlim nice olur? / Kabre girip yatsam ben bilmem ki hâlim nice olur?”

Yesi Yıldızı’nın dünyadaki vazifesi sona ermiş, artık ahiretteki sevdiklerine kavuşma zamanı gelmiştir:

Hak emrine cümle âlem halkı razı oldu / Hakikatli bendeler daim razıdır dostlarım.

Kul Hace Ahmet tutisi havalanmakta uçmaya / Neylesin miskin ki o Hak hükmüdür dostlarım.

  1. Fethullah Gülen Hocaefendi, Kur’an ve Sünnet rehberliğinde çıktığı yolda Ahmet Yesevî, Mevlâna, Yunus Emre ve Hacı Bektaş Velî gibi toplumların kalbinde yer etmiş gönül insanlarını sık sık referans göstermiştir. Hocaefendi, Ahmet Yesevî Hazretlerinin birer barış havarisi gibi donanımlı kametleri Anadolu’ya göndermesinden sitayişle bahsetmiştir. O, eğitim gönüllüleri olarak öncelikle Asya içlerine kadar gidilmesini Ahmet Yesevî’ye bir vefa borcu olarak görmüş ve onun çağlar aşan misyonunu hoşgörü ile özetlemiştir:

“Hoşgörü bizim dünyamızın yamaçlarının gülüdür, çiçeğidir. Biz onu asırlarca hep birlikte, el ele gönül gönüle vererek temsil etmişiz. Ve inşallah kökünde böylesine bir hoşgörüyü barındıran bu millet ağacının, yeniden hayat bulması sonucunda onu bir meyve hâlinde dışarıya çıkartacak ve hoşgörüyü bir kez daha tam anlamıyla temsil edecektir. Evet, Ahmet Yesevîler, Yunus Emreler, Mevlânalar, Hacı Bektaşlar bu düşüncenin zirvelerinde dolaşan, bizim dünyamızın insanlarıdır.” (Gülen, 2001)

Kendi zamanlarında pek çok sıkıntıya rağmen seviden hoşgörüden, vicdandan taviz vermeyen bu güzel insanları dillerinden düşürmeyen bazı kimseler, günümüzde onların yolunu takip eden gönüllülere olmadık iftiralar atmaktan geri durmuyorlar. Onların isimleri ile övünmeyi sevenler, yaptıklarını hayata taşımaya tahammül edemiyorlar. Demek Ahmet Yesevîler bu zamanda yaşasaydı ona da benzer iftiralar atacaklardı. Ancak unutulmamalıdır ki sevgi ve hoşgörü her zaman kazanmıştır.

*Oğuz boyundan gelen Ahmet Yesevî, Karahanlılar döneminde yaşamıştır.
*Yol Evladı: Ahmet Yesevî’nin talebeleri bir yerde ikamet etmedikleri için onlara bu nam verilmiştir.

Kaynaklar

Gülen, M. F. (2011). Ümit Burcu, Nil Yayınları.

Gülen, M. F. (2001). Hoşgörü ve Diyalog [Web sayfası]. Fethullah Gülen Web Sitesi. Erişim tarihi 23.08.2025, https://fgulen.com/tr/hayati-tr/gorusleri/Fethullah-Gulen-Hosgoru-ve-Diyalog.

Yesevî, A. (1994). Divan-ı Hikmet. İstanbul.

Yesevî, A. (2008). Fakr-nâme. Öncü Yayınları.

Bice, H. (2019). Pîr-i Türkistan. H Yayınları.

Güzel, A. (2008). Ahmed Yesevî’nin Fakr-nâme’si Üzerine Bir İnceleme. Öncü Yayınevi.

Bu yazıyı paylaş