Hakkı İkame Hassasiyeti Haksızlık Karşısında Nebevî Duruş

Mülkün temeli olan adalet, Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) tevhid hakikatinden sonra üzerinde sıkça durduğu ve en hassas olduğu konulardandır. Zira zulüm, mazlum için bu dünyada acı ve ızdırap, zalim için de ötelerde elem verici bir azap ve ebedî karanlıktır. Mü’minlerin böylesi kötü bir akıbetten korunması adına Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm), nurlu beyanlarıyla evvelâ yürünmesi gereken yolu tarif etmiş ve uyulması gereken hukukî prensipler vazetmiştir. O’nun hayatına bu zaviyeden baktığımızda, başlıca şu hayatî prensiplerin ön plana çıktığını görmekteyiz:

Haklının Yanında Yer Alma

İnsanî ilişkileri ve sosyal yapıyı bir arada tutan bağları temelinden sarsan ve böylece kavimlerin helakine sebep olan[1]zulüm ve haksızlıklara kapı aralanmaması, aralanan kapıların vakit kaybetmeksizin kapatılması adına Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem), “kimliğine ve konumuna” bakmaksızın her daim hak sahibinin yanında yer aldığını; muhataplarına da bunu emir ve tavsiye ettiğini görmekteyiz. Mesela bir defasında, kendisinden borç aldığı bir bedevî, borcun vadesi dolmadan ve üstelik elinde yeterli imkânın bulunmadığı bir zaman diliminde çıkıp gelmiş, ısrarla ve bedeviyet dökülen kaba bir üslupla alacağını istemiştir. Manzaraya muttali olan bazı sahabîler, “Azap olunasıca! Sen kiminle konuştuğunun farkında mısın?” diyerek müdahale etmek isteyince onlara dönmüş ve yine aynı sertlikle, “Size ne oluyor? Ben hakkımı istiyorum!” karşılığını vermiştir. Manzarayı dikkatle takip eden Allah Resûlü’ne gelince O (sallallâhu aleyhi ve sellem), ashâbını nezaketle ikaz etmiş ve “Hak sahibinin yanında yer almanız gerekmez miydi?”diyerek ashâbını uyarmış, ardından da adamın borcunu en güzel şekilde ödemiştir. Ardından gelen beyanları kulaklara küpedir:

İnsanların en hayırlısı, onlara haklarını verendir. Hak sahiplerinin, haklarını kolayca alamadığı bir millette hayır yoktur ve o millet iflah olmaz![2]

Bunun içindir ki her hususta O’nun mesaj, metot ve maslahatlarına milimi milimine sadık kalan Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh), halife olduktan sonra verdiği ilk hutbesinde şunları söylemiştir:

“Ey insanlar! Ben, üzerinize emîr seçildim. Hâlbuki sizin en hayırlınız değilim! Eğer iyilik edersem bana yardım ediniz, fenalık yaparsam bana doğru yolu gösteriniz! Doğruluk emanettir, yalancılık hıyanettir. İnşallah, sizin en zayıfınız, hakkını alıncaya kadar, yanımda en güçlünüz olacak­tır. İnşallah, en güçlünüz de üzerine geçirdiği hak­kı kendisinden alın­caya kadar benim yanımda en zayıfınız olacaktır.[3]

Adam Kayırmama

Hak Nebî, adaletin tesisi adına hüküm verirken veya bir hükmü uygularken, lehte olsun aleyhte olsun birinin ya da birilerinin kayırılmasına; sınıf, kimlik ve kişilik farkı gözetilmesine karşı asla taviz vermemiş, bunu yapmak isteyenlere karşı en net tavrı takınmıştır. Zaten, “Ey iman edenler! Haktan yana olup var gücünüzle ve bütün işlerinizde adaleti gerçekleştirin. Allah için şahitlik eden insanlar olun. Bu hükmünüz ve şahitliğiniz isterse bizzat kendiniz, anneniz, babanız ve yakın akrabalarınız aleyhinde olsun. İsterse onlar zengin veya fakir bulunsun; çünkü Allah her ikisine de sizden daha yakındır. Onun için, sakın nefsinizin arzusuna uyarak adaletten ayrılmayın! Eğer dilinizi eğip bükerek gerçeği olduğu gibi söylemekten çekinir veya büsbütün şahitlikten kaçarsanız, iyi bilin ki Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır![4]diyen Kur’ân’ın emri de bu istikamettedir ki onun ilk muhatabı ve uygulayıcısı olarak Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), hem de en sevdiği insanlar araya konularak fetih gününde, hırsızlık yapmış bir kadına karşılık kendisinden taviz istendiğinde, celallenmiş ve cemaatinin huzurunda ayağa kalkarak şunları söylemiştir:

Ey insanlar! Önceki ümmetlerin helak sebepleri, içlerindeki soylu ve şerefli kimselerin herhangi bir suç işlemesi halinde onlara ceza tatbik etmemeleri; zayıf ve sıradan kimselerin suç işlemesi durumunda ise onları cezalandırmalarıdır. Muhammed’in nefsini kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki O’nun kızı Fâtıma hırsızlık yapacak olsa ona da gerekli haddi tatbik ederdim![5]

Ahde Vefa ve Vadeye Riayet

Hakkı ikame ederken Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) en hassas ve tavizsiz olduğu hususlardan birisi de hak sahibine hakkın “zamanında” verilmesidir. Zira O’nun getirdiği sistemde emek sahibi hakkını, alın teri kurumadan almalı ve alacaklı da borcunu vaktinde tahsil etmelidir. Şu hadise, Nebevî hassasiyeti ifade sadedinde ne güzel bir örnektir:

Ashâbdan Abdullah ibn-i Ebî Hadred (radıyallahu anh), bir Yahudi’ye dört dirhem borçlanmış; vade dolduğu halde borcunu ödeyememişti. Bunun üzerine alacaklı olan Yahudi huzura gelmiş ve durumunu Efendimize (sallallâhu aleyhi ve sellem) arz etmişti. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), mahcup bir şekilde karşısında duran Hazreti Abdullah’a döndü ve “Bu şahsın hakkını ver!” buyurdu. Hazreti Abdullah, “Seni hak ile gönderen Allah’a yemin ederim ki ona verebilecek hiçbir şeyim yoktur!” deyince Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Ona hakkını ver!” diyerek talebini tekrarladı. O yine, “Nefsimi kudret elinde tutana yemin ederim ki verecek gücüm yoktur!” dedi ve ekledi: “Duyduğuma göre Hayber’e gidilecekmiş! Müsaade edin de oradan dönünceye dek bu borcu erteleyelim!” Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), bundan hoşlanmadı ve üçüncü kez “Onun hakkını ver!” buyurdu. Belli ki muradı, zaman fevt etmeden hakkın yerini bulması idi. Bunun üzerine Hazreti Abdullah (radıyallahu anh), başındaki sarığını çözerek peştamal gibi beline bağladı. Bu sırada sırtından çıkardığı kürkünü Yahudi’ye uzattı ve “Borcum olan dört dirhem yerine bu kürkü alır mısın?” teklifinde bulundu ve Yahudi’nin kabulü üzerine mesele kapanmış oldu.[6]

Ötelere Arınmış Olarak Gitme

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), kul hakkı hususunda tarifi imkânsız bir duyarlılık ortaya koyuyor ve sık sık insanları, kendi üzerinde hakları varsa, almaya davet ve teşvik ediyordu.

Vefatından önce hastalığının en şiddetli olduğu bir günde ashâb-ı kirâmla helâl­leş­mek istedi. Namaz sonrası minbere çıktı ve şöyle buyurdu: “Ey insanlar!Sizden ayrılma vaktim oldukça yaklaşmıştır. Sizden birine vurmuşsam, işte sırtım; gelsin vursun. Birinizin malını almışsam; gelsin, hak­kını alsın. Sakın hak sahibi, ‘Şayet kısas talebinde bulunursam, ‘Re­sû­lul­lah bana da­rılır’ diye dü­şünmesin. Bilmelisiniz ki benden hakkını isteyene darılmak, be­nim fıtratımda yok­tur. Benim yanımda en sevimliniz, hakkı varsa, gelip ben­den onu isteyen kimsedir veyahut helâl edendir. Ben, Rab­bimin huzuruna, üzerimde kul hakkı olmadan varmak is­tiyorum. Ey insanlar! Kime vurmuşsam; işte sırtım, gelsin vursun. Her ki­min benden alacağı varsa; işte malım, gel­sin alsın.[7]

Dünyaya veda ederken bu duyarlılığı ortaya koyan Efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) aynı duruşuna, hicret ettiği şehirden ayrılırken de şahit olmaktayız. Hayatına kasteden insanlara ait emanetleri hak sahiplerine ulaştırabilmek için arkasında, yeğeni Hazreti Ali’yi (radıyallahu anh) bırakmış, bu kutlu yolculuğa, öldürülme riskine rağmen, emanetleri yerine ulaştırmasını emrettikten sonra adım atmıştır.

Vicdanlara Hitap

Alacak-verecek konusunda ihtilafa düşen iki sahâbe huzura gelmiş, Allah Resûlü’nden (sallallâhu aleyhi ve sellem), meselelerini halletmesini talep etmişlerdi. Ne var ki ikisinin de delili yoktu ve mesele beyan üzerinden çözüme kavuşturulacaktı. Hak ve adaletten milim şaşmayı haksızlık gören Efendiler Efendisi (sallallâhu aleyhi ve sellem), her ikisine döndü ve vicdanlarda karşılık bulacak şu tarihi ikazda bulundu:

Sizler anlaşamadığınız bir meseleyi bana getiriyorsunuz. Ben de hakkında vahiy inmeyen konularda, kendi içtihadımla hüküm veriyorum. Bu durumda, sizden hanginizin delilini daha kuvvetli bulursam onun lehinde hükmederim. Ancak uydurma bir delil getirerek davayı kazanmış olan kişi, sakın ha, benim kardeşinin hakkından alıp da kendisine vermiş olduğumdan hiçbir şey almasın! Çünkü böyle bir durumda ona ateşten bir parça vermiş olurum ki o, Kıyamet gününde boynunda bu ateş parçası olduğu halde haşr olunur![8]

Hakkı İkame Hassasiyeti

“En faziletli, en makbul cihâd, zâlim ve güç sahibi bir idareciye karşı hak sözü söyleyip adaleti dile getirmendir![9]buyuran Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) haksızlık karşısındaki bu hassasiyeti, risâleti öncesinde de görülen bir duruştur ki O (sallallâhu aleyhi ve sellem), şahit olduğu veya kendisine intikal ettirilen hak ihlallerinin hiçbirisine sessiz ve duyarsız kalmamıştır.

Risâletten yirmi yıl önce Mekke’ye gelen bir tüccar, elindeki malı Âs ibn-i Vâil’e sattığı halde karşılığını alamamış ve her türlü yolu denemiş olmasına rağmen en sonunda çareyi, Ebû Kubeys dağından Âs’ın haksızlığını ilan etmekte bulmuştur. Fakat gücüne güvenen Âs, malın ücretini ödemez ve tüccarı mağdur eder.

Bunun üzerine farklı kabilelerden ehl-i insaf bazı insanlar Abdullah ibn-i Cüd’ân’ın evinde toplanır ve söz konusu tüccarın durumunu değerlendirdikten sonra şu karar üzere ahitleşirler:

Allah’a and olsun ki Mekke şehrinde birine zulüm ve haksızlık yapıldığı zaman hepimiz, o kimse ister iyi ister kötü, ister bizden ister yabancı olsun, kendisine hakkı verilinceye kadar tek bir el gibi hareket edeceğiz; deniz süngeri ıslattığı ve Hira ile Sebîr dağları yerlerinde kaldığı sürece bu yemine aykırı davranmayacağız ve birbirimize malî yardımda bulunacağız![10]

O gün Abdullah ibn-i Cüd’ân’ın evinde hazır bulunan ve alınan kararı insanî bulup iştirak edenlerden birisi de hiç şüphesiz, o sıralar yirmi yaşında bulunan Muhammedü’l-Emîn’dir. Ahitleştikleri üzere sözlerinde durur ve haksızlık karşısında yekvücut olarak zalimin karşısında dikilerek hak tevziinde bulunurlar. Güçlünün gündem belirlediği o günlerde büyük bir cesaret örneği olarak teşkil edilen bu birliktelikten Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), bi’setten sonra da övgüyle bahsedecek, İslâmiyet’in onu daha da pekiştirdiğini ifade edecek ve bu yemini kızıl tüylü bir deve sürüsüyle de olsa asla değişmeyeceğini, tekrar çağrıldığı takdirde de tereddüt göstermeksizin derhal icabet edeceğini söyleyecektir.[11]

Sadece Hakka Riayet

Hüküm verme konumunda bulunan hâkimlere de Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) diyecekleri vardır. Zira kılı kırk yararcasına bir hassasiyetle hüküm verenlerin Allah ve Resûlü nezdindeki kıymetleri yanında Kur’ân ve Sünnet’in açık beyanları, insanî normlar açısından tecrübe edilip kararlaştırılan kurallar ve örfün şekillendirdiği, kabul görmüş disiplinlere rağmen, kendi keyfine veya başkasının baskısına göre hüküm verip adaletin terazisiyle oynayan, gün gibi haklı olanı haksız gösterip eşkıyayı haklıymış gibi gösteren hâkimin vebali izahtan varestedir. Hâkimler için Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şu ikazda bulunmuştur:

Allah, haksızlık yapmadığı ve zulmetmediği sürece adil hâkimle beraberdir. Hâkim haksızlık yapar ve zulmederse, Allah ondan uzaklaşır şeytan onunla beraber olur.[12]

Empati

Birçok meselede olduğu gibi burada da Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), muhataplarına, karşılarındaki insanın yerine kendilerini koyarak hüküm vermeyi, bir nevi empati yapmayı tavsiye etmektedir.[13]Bir gün ashâbına, “Allah’ın arşının gölgesine ilk varacaklar kimlerdir, biliyor musunuz?” diye sormuş, “Allah ve Resûlü daha iyi bilir” cevabını alınca şunları söylemişti:

Hak ile karşılaşınca kabul eden, kendisinden mal istenince cömert olan, insanlar için hüküm verirken, âdeta kendi aleyhine hüküm verir gibi bir hassasiyetle hükmedenlerdir.[14]

Zulme Taraf Olanın Vay Haline!

İdare edenin zulmü, şahsın zulmüyle kabil-i kıyas olmayacak kadar büyüktür ve vebali de o nispettedir. Ellerindeki gücü kullanarak zahiren, geçici bir üstünlük sağlamış gibi gözükseler de iki cihan bedbahtı olarak tarihteki yerlerini alır, yaptıkları zulüm nispetinde Firavunlar, Nemrutlar, Şeddâdlar, Yezîdler ve Haccâclarla aynı çizgide anılırlar. Bunun içindir ki Fahr-i Rusül Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Dikkat edin!”buyurduktan sonra onların elem verici ve rüsva edici hallerini şöyle resmetmektedir:

“Her zulüm ve haksızlık yapan kimse için Kıyamet’te, yaptığı haksızlık oranına göre bir sancak dikilecektir. Devlet başkanının zulüm ve haksızlığından daha büyük zulüm ve haksızlık olamaz! Onun sancağı ise (bir hançer gibi) sırtına saplanıp dikilecektir![15]

Bazen etraflarında onları bu duruma sevk eden ve Kur’ân’ın “mele” tabir ettiği, Hâmân ve Kârûn misali kurmaylar vardır ki ateşe körükle gider ve kıvılcım halindeki zulmü, memleketi yakacak bir cehenneme dönüştürürler. Tabiî ki burada, nabızlarına göre şerbet vermek suretiyle kitleleri hipnoz eden, kalabalıkları koyunlaştırabilmek için kılıktan kılığa giren ve hakikat görünümlü argümanlar kullanmak suretiyle kalabalıkları görmez ve duymaz hale getiren her formattaki sihirbazın rolünü de unutmamak gerektir. Sessiz kalarak veya taraftar olarak zulmü teşvik eden bu tipler için Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır:

“Dinleyin! Benden sonra bir kısım idarecilerin geleceğini işittiniz mi? Kim onların yanına girer onları destekler ve yalanlarını doğru kabul eder onların haksızlıklarında onlara yardım ederse benden değildir. Ben de ondan değilim. Bu tip kimseler, havuz başında bana yaklaşamayacaklardır. Her kim de onların yanına girmez, onlarla ilişki içerisinde olmaz, onların yaptıkları haksızlıklarında onlara yardım etmezse ve yalan söylediklerini de kabul etmezse, o kimse benden, ben de ondan sayılırım ve bu kimse havzımın başında bana yaklaşacaktır.[16]

Hak Aramada Nebevî Ölçü

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), uğranılan haksızlıklara karşı nasıl mukabelede bulunulması gerektiği hususunu da karanlıkta bırakmamış, bu konuda da ümmetini aydınlatmıştır. Bir gün ashâbına, “Hiç şüphesiz, benden sonra, adam kayırmalar ve yadırgayacağınız bazı işler olacaktır! buyurunca onlar, “Ey Allah’ın Resûlü! O zaman nasıl bir duruş ortaya koymamızı tavsiye edersiniz?” diye sorunca, “Siz üzerinize düşen görevleri yapar, kendi hakkınızı ise Allah’tan beklersiniz!” karşılığını vermişti.[17]

Demek ki uğradığı zulüm veya gördüğü haksızlıklar karşısında mü’min, bir köşeye çekilip görmezden, duymazdan ve anlamazdan gelme yerine hakkını müdafaa adına bütün meşru yollara müracaat etmeli ve kendini savunma hususunda üzerine düşenleri eksiksiz yerine getirmeli, ardından da kendine düşeni yapmış olmanın rahatlığı içerisinde neticeyi Allah’a bırakmalı, asla taşkınlık yapmamalı ve sabretmesini bilmelidir. Zira “Uğradığı haksızlıklara sabreden kulun şerefini artıran, bizzat Allah’tır (celle celâlühû).[18]

İstikamet Talebi

Hakkı temsil, tebliğ ve tespit konumunda bulunan Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), içini Allah’a arz ettiği demlerde meselenin hakkını verememe endişesi ile iki büklüm oluyor ve bir haksızlığa sebep olmama adına şöyle yalvarıyordu:

Allah’ım! Ey Cebrâil, Mîkâîl ve İsrâfil’in Rabbi! Ey göklerin ve yeryüzünün yaratıcısı! Ey herkesin bilemeyeceği gayb denilen bilgileri ve bilinen her şeyi bilen Allah’ım! Kullarının ihtilâf ettikleri meselelerde, onların aralarında hak ve adaletle ancak Sen hükmedersin. Hakta ihtilafa düşüldüğünde, bana doğru yolu göster, çünkü dilediğini doğru yola ancak Sen hidayet eylersin![19]

Evinden dışarıya ilk adımlarını atarken de aynı duyarlılık içindeydi; “Bismillâh!” diyor ve ilave ediyordu:

“Allah’a tevekkül ettim. Allah’ım! Dalâlete düşmekten ve başkaları tarafından dalâlete sürüklenmekten, zulmetmekten ve zulme maruz kalmaktan, cahilce davranmaktan ve cahillerin davranışlarına muhatap olmaktan Sana sığınırız!”[20]

Netice

Hakkı ikame hassasiyeti veya haksızlık karşısında duruşuyla Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir taraftan İslâmî hassasiyetler açısından mükemmel bir kulluk örneği sergilemiş, diğer yandan da arkadan gelenlere, yürünecek bir yol ve takip edilecek bir çizgi bırakmıştır. Bu duyarlılıktır ki o günlerde dünya, hakka saygılı ve haksızlık karşısında tüyleri diken diken olan bir altın nesille tanışmış, uğradığı her yerde hakkı haykıran ve adaletin sancağını dalgalandıran hakperestlerle şenlenmiştir. Hıms (Humus) valisi Umeyr ibn-i Sa’d’ın (radıyallahu anh) minberden halka hitaben söylediği şu sözler, bu hakikati ne güzel ifade etmektedir:

Dikkat edin ki, İslâm muhkem bir duvar ve güvenli bir kapı gibidir. İslâm’ın duvarı adalet, kapısı ise haktır. Eğer duvar yıkılır ve kapı da sökülürse, İslâm ele geçirilmiş demektir. Yönetim güçlü olduğu müddetçe İslâm korunmuş olur. Yönetimin asıl gücü ise, kılıçla öldürmekte veya kırbaçla dövmekte değil, hakla hüküm vermekte ve adaleti esas almaktadır![21]

Dipnotlar

[1]Bkz. Kasas Sûresi 28/59.

[2]İbn-i Mâce, Sadakât 17.

[3]İbn-i Sa’d, Tabakât 3/136.

[4]Nisâ Sûresi 4/135. Ayrıca bkz. Mâide Sûresi 5/8.

[5]Buhârî, Hudud 11, 12, 14; Şehâdat 8, Enbiyâ 50, Fedâilu’1-Ashâb 18, Megâzî 52; Müslim, Hudud 8, 1688; Tirmizî, Hudud 9, (1430); Ebü Dâvud, Hudud 4, (4373, 4374); Nesâî, Sârik 5, (8, 74, 75).

[6]Ahmed ibn-i Hanbel, Müsned24/241 (15489).

[7]İbn-i Sa’d, Tabakât 2/201, 202.

[8]Buhârî, Şehâdât 27, Ahkâm 20; Ebû Dâvud, Akdiye 7.

[9]Ebû Dâvud, Melâhim 18; İbn-i Mâce, Fiten 20; Ahmed ibn-i Hanbel, Müsned36/541.

[10]İbn-i Sa’d, Tabakât 1/91.

[11]İbn-i Sa’d, Tabakât 1/91.

[12]Tirmizî, Ahkâm 4.

[13]Ahmed ibn-i Hanbel, Müsned 25/217 (15883); Makdisı̂, Tevhîd 1/90 (74); Ma’mer, Câmi’ 11/206 (20336).

[14]Ahmed ibn-i Hanbel, Müsned40/440 (24379).

[15]Tirmizî, Fiten 26.

[16]Tirmizî, Fiten 72.

[17]Buhârî, Fiten 2.

[18]Tirmizî, Zühd 17; Ahmed ibn-i Hanbel, Müsned29/561 (18031).

[19]Müslim, Salâtu’l-Müsâfirîn 26; Nesâî, Kıyâmu’l-Leyl 12.

[20]Ebû Dâvûd, Edeb 102-103; Tirmizî, Deavât 35.

[21]İbn-i Sa’d, Tabakât 5/208.

Bu yazıyı paylaş